Altın Elma ve Paris'in Yargısı


Üç tanrıça, bir çoban ve tarihin en pahalı güzellik yarışması.

Cümle böyle kurulunca insanın içinden gülümsemek geliyor; antik dünyanın en kanlı savaşının bir güzellik kavgasından çıktığını söylemek, neredeyse bir fıkra girişi gibi. Ama bu bölümün sonunda göreceğiz ki hikâye bir güzellik yarışması değil. Bir rüşvet yarışması. Ve asıl soru "hangisi daha güzel" değil; "bir ölümlüye üç tanrıça birden borçlanırsa ne olur" sorusu.

Önce düğüne gidelim. Çünkü her şey, tuhaf bir ironiyle, bir savaşı önlemek için düzenlenen bir düğünde başlıyor.

Davet Edilmeyen Konuk

Deniz tanrıçası Thetis hakkında rahatsız edici bir kehanet dolaşır Olympos'ta: doğuracağı oğul, babasından üstün olacaktır. Zeus ile Poseidon'un ikisi de Thetis'e göz koymuşken bu kehanet ikisini de aynı anda soğutur — kendinden üstün bir oğul, tanrılar için tahttan indirilme demektir; Zeus bunu babasına bizzat yapmış biri olarak gayet iyi bilir. Çözüm, tanrı pragmatizminin ders kitaplık bir örneğidir: Thetis bir ölümlüyle evlendirilecektir. Oğlu babasından üstün olsun, ne çıkar — babası nasılsa ölümlü.

Seçilen damat Peleus'tur; düğün, Thessalia'daki Pelion Dağı'nda yapılır. Bütün tanrılar davetlidir. Biri hariç: Eris, kavga ve nifak tanrıçası. Gerekçe anlaşılırdır — kim düğününe kavgayı davet eder? — ama sonuç, mitolojinin en zarif derslerinden biri olur: Nifakı kapı dışında bırakmak, onu yok etmez. Sadece öfkelendirir.

Eris düğüne yine de gelir. İçeri girmez; kalabalığın ortasına altın bir elma yuvarlayıp gider. Elmanın üstünde tek kelime yazılıdır: kallistēi — "en güzele."

Bu kadar. Eris'in bütün marifeti budur. Ne bir ordu toplar, ne bir kehanet savurur. Doğru kelimeyi doğru kalabalığın ortasına bırakır ve gerisini gururun halletmesine güvenir. Üç tanrıça — Zeus'un karısı Hera, savaş ve akıl tanrıçası Athena, aşk tanrıçası Afrodit — elmaya aynı anda uzanır. Çıkacak fırtınayı tahmin etmek zor değil; kimin daha güzel olduğuna değil, kimin en güzel ünvanını taşımaya hakkı olduğuna dair bir kavgadır bu ve tanrılar dünyasında ünvan, güç demektir.

Dikkat edin: elmanın üstünde bir isim değil, bir sıfat yazılıdır. Ödül tektir, talip üç — ve bu sıfat bir kez verildikten sonra geri alınamaz.

Bir ayrıntıyı not edin: bu düğün, davetsiz konuğuyla değil, damadıyla da dizimize dönecek. Peleus ile Thetis'in o gün kutlanan evliliğinden bir oğul doğacak — Akhilleus. Yani Troya Savaşı'nın kıvılcımının çakıldığı düğün, aynı zamanda savaşın en büyük savaşçısının ana rahmine düştüğü düğündür. Mitoloji bazen fazla iyi kurgulanmış bir roman gibidir; sözlü gelenek, yüzyıllar boyunca anlatıla anlatıla, tesadüf bırakmayacak kadar cilalanmıştır.

Olympos'tan Aşağı İnen Karar

Elma ortada, üç tanrıça karşı karşıya. Doğal olarak hakem Zeus'tur; kavga onun sofrasında çıkmıştır, karısı ve iki kızı taraftır. Zeus ne yapar? Tanrıların en güçlüsünden bekleneni: kararı vermez. Hangi cevabı verirse versin iki tanrıçayı da karşısına alacağını bilir — Hera'nın kıskançlığıyla evliliği, Athena'nın küskünlüğüyle sarayı çekilmez olur. Kararı bir ölümlüye havale eder: İda Dağı'nda sürü güden, güzelliğiyle nam salmış bir çobana.

Zeus'un bu kaçamağında dizimizin ana temalarından biri yine iş başında. Geçen bölümde  görmüştük: Troya'nın laneti, tanrıların ölümlülerle kurduğu her ilişkinin bir takas olmasından besleniyordu. Burada takasın bir başka yüzü var — tanrılar, bedelini ödemek istemedikleri kararları ölümlülere devrederler. Faturayı Olympos kesmez; fatura hep aşağıya, toprağa iner.

Peki bu çoban kimdir ve bir kral şehri dururken dağda ne arıyordur?

Sürgün Prens

Paris aslında saraylıdır — Priamos ile Hekabe'nin oğlu. Ama doğumundan önce annesi bir rüya görür: karnından çıkan bir meşale, bütün şehri tutuşturmaktadır. Rüya yorumcuları hükmü verir: bu çocuk Troya'nın sonu olacaktır, yaşatılmamalıdır. Priamos kıyamaz; bebek, öldürülmek yerine İda Dağı'na bırakılır. Anlatının bir kolunda çocuğu bir dişi ayı emzirir; onu bulan çoban Agelaos, sağ kaldığını görünce kader böyle istiyor deyip evine alır ve büyütür.

Bu motif — ölüme terk edilip hayatta kalan ve kehaneti tam da bu yüzden gerçekleştiren çocuk — mitolojilerin ortak dilidir; Oidipus'tan Romulus'a, Sargon'dan Musa'ya kadar uzanır. Kehanetten kaçmaya çalışan her hamle, kehaneti bir adım yaklaştırır. Priamos oğlunu öldürtseydi Troya kurtulur muydu? Yunan anlatısı bu soruya hiçbir zaman evet demez; lanet, önceki bölümde gördüğümüz gibi, çoktan tapuya işlenmiştir. Paris bir sebep değil, bir araçtır.

Dağda büyüyen Paris'in adaletiyle tanındığı anlatılır — bir boğa güreşi yarışmasında kendi boğası yerine rakibini birinci ilan edecek kadar dürüst bir hakem olduğu bile söylenir; anlatının bir kolunda o rakip boğa, kılık değiştirmiş savaş tanrısı Ares'tir ve seçim tanrıların gözünden kaçmaz. Belki de Hermes'in üç tanrıçayı tam bu çobana getirmesi bundandır: adil bilinen bir hakem. İroniye bakın — mitolojinin en meşhur adaletsiz kararını, adaletiyle ünlenmiş biri verecektir.

Bir isim daha not edin: Oinone. Paris'in dağdaki yıllarında evlendiği, şifacılık bilen İda perisi. Paris elmayla birlikte hayatına giren teklifi kabul edip dağdan indiğinde Oinone geride kalacak — ama hikâyeden çıkmayacak. Yıllar sonra, Paris zehirli bir okla can çekişirken onu iyileştirebilecek tek kişi Oinone olacak. Ne yapacağını şehrin son gecesine geldiğimizde göreceğiz. Silah şimdilik duvarda asılı dursun.

Yargı: Güzellik Değil, Rüşvet

Sahne kurulmuştur: İda'nın yamacında bir çoban, karşısında üç tanrıça. Anlatının kimi kollarında tanrıçalar Paris'ten kendilerini çıplak yargılamasını isterler; ressamların binlerce yıldır bu sahneden vazgeçememesinin sebebi de budur. Ama hikâyenin asıl çekirdeği bedenlerde değil, tekliflerde saklıdır. Çünkü üç tanrıça da yarışmayı güzellikle kazanmayı denemez bile. Her biri Paris'e rüşvet önerir — ve her biri, doğal olarak, kendi hüküm sürdüğü şeyi teklif eder:

Hera, gökyüzünün kraliçesi, iktidarı önerir: Asya'nın egemenliği. Athena, savaşın ve aklın tanrıçası, zaferi ve bilgeliği önerir: her savaştan galip çıkmak. Afrodit ise aşkı önerir: dünyanın en güzel ölümlü kadını, Paris'in olacaktır.

Burada bir an durup teklifleri tartmak gerek, çünkü sahnenin bütün yorumu bu terazide gizli. Paris'e sunulan aslında üç ayrı hayat, üç ayrı insan tipidir: iktidar insanı, şan insanı, arzu insanı. Yunan düşüncesi bu sahneyi yüzyıllar boyunca tam da böyle okudu — Yargı, bir güzellik anlatısı olmaktan çıkıp bir seçim alegorisine dönüştü. Genç bir adamın önüne dünya serilir; o, dünyayı değil bir kadını seçer.

Paris, Afrodit'i seçer. Elma aşk tanrıçasının eline geçer; Hera ile Athena, o günden sonra Troya adını duydukları her yerde yıkım için çalışacak iki düşman olarak sahneden çıkarlar.

Modern okur burada Paris'i yargılamadan edemiyor: önüne Asya'nın tahtı konmuş adam, "en güzel kadını" seçiyor. Ama antik anlatının içinden bakınca seçim daha az saçmadır. Paris bir çobandır — kendini öyle bilir. Asya'nın egemenliği ya da savaş zaferi, dağda sürü güden biri için soyut vaatlerdir. Aşk ise elle tutulur. Üstelik seçimin gerçekten Paris'e ait olup olmadığı da tartışmalıdır: Afrodit aşkın kendisidir; aşk tanrıçasının teklifte bulunduğu bir pazarlıkta ölümlünün iradesi ne kadar serbesttir? Euripides, savaştan yüzyıllar sonra bu sahneyi karakterlerine yeniden yargılatacak ve Troyalı Kadınlar'da Hekabe'nin ağzından acı bir rasyonalizm konuşturacaktır: belki de ortada ne elma vardı ne yargı — belki "Afrodit," bir adamın arzusuna verdiği süslü bir isimden ibaretti.

Kayıp Şiirin En Ünlü Sahnesi

Şimdi dizimizin metin ayağına dönelim, çünkü burada çoğu okuru şaşırtan bir gerçek var: Troya anlatısının bu en ünlü sahnesi, İlyada'da yok denecek kadar silik. Homeros bütün destan boyunca Yargı'dan yalnızca bir kez, son bölümde, üstü kapalı birkaç dizeyle söz eder — Paris'in, kulübesine gelen tanrıçalardan ikisini gücendirip birini övdüğünü söyleyen o pasajın Homeros'a mı ait olduğu, yoksa sonradan mı eklendiği ise antikçağdan beri tartışmalıdır.

Sahnenin asıl anlatıldığı yer, Kypria adlı bir destandı: İlyada'nın öncesini — düğünü, elmayı, yargıyı, Helen'in kaçırılışını — anlatan, Epik Kyklos denen destan zincirinin ilk halkası. Ve Kypria kayıp. Elimizde ondan kalan, birkaç alıntı parçası ile geç antikçağda yazılmış bir özet. Yani Batı sanatının binlerce kez resmettiği, herkesin "bildiği" o sahneyi, aslında hiçbirimiz kaynağından okumadık. Dizinin en başında konuştuğumuz Homeros Sorunu'nun bir yan odası gibidir bu: Troya dediğimiz anlatı, sağlam bir metin değil; büyük kısmı kaybolmuş bir külliyatın, sonraki yüzyıllarca doldurulmuş boşluklarıdır. Efsane ile toprak arasındaki üçüncü ayak — metin — burada da yer yer boşluğa basar.

İda: Tanrıların Locası

Bir de sahnenin kendisine, dağa bakalım. Çünkü bu dizide İda Dağı'nın — bugünkü Kaz Dağları'nın — sessiz bir başrol üstlendiğini yavaş yavaş fark ediyor olmalısınız. Ganymedes oradan kaçırıldı. Paris orada büyüdü, yargısını orada verdi. Birkaç bölüm sonra Zeus'un savaşı izlemek için Gargaros doruğuna kurulduğunu, dizinin sonlarında da Afrodit'in aynı yamaçlarda sürü güden bir başka Troya prensine — Ankhises'e — misafir olup Aineias'a gebe kaldığını göreceğiz. Troya'nın hikâyesinde ne zaman bir tanrı ölümlülerin dünyasına inse, indiği yer İda'dır. Ova insanların, deniz gemilerindir; dağ, tanrıların locasıdır — savaşı oradan seyrederler.

Bir de toprak ayağı var. Hisarlık'ta, ören yerinin güneyine doğru baktığınızda ufku kapatan kütle İda'dır; berrak günlerde dorukları seçilir. Homeros dağı tek bir dizede iki sıfatla anar: polypidaks — "bol pınarlı" — ve mētēr thērōn, "vahşi hayvanlar anası." Üstelik bu dize, Zeus'un savaşı seyretmek için Gargaros'a çıktığı dizedir; ozan dağı tarif ederken tanrıyı da oraya oturtur. Sıfatlar tarif değil, tapu gibidir: üç bin yıl önce bir ozanın o dağa bakıp seçtiği iki şey, bugün Kaz Dağları'nın adını duyan herkesin aklına ilk gelen iki şeydir. Su ve orman. Homeros'un bu dağa yakıştırdığı ilk sıfatın bugün maden ruhsatları etrafındaki tartışmanın da merkezinde durması — konuşulan şeyin her seferinde yine su olması — tuhaf bir süreklilik. Efsanenin coğrafyası, geçen bölümdeki Semadirek gibi, yine haritayla örtüşür: Yargı sahnesini uyduran her kimse, bu ovadan o dağa bakmış biriydi.

Faturanın Kesildiği An

Bölümü kapatırken teraziyi bir kez daha kuralım. Yargı'nın sonunda görünürde kimse ölmemiş, tek bir ok atılmamıştır. Ama savaşın bütün mekanizması kurulmuştur: Hera ve Athena, Troya'nın yıkımına ant içmiş iki büyük tanrıça olarak Akha safına yazılmıştır. Afrodit, borçlu çıktığı tek ölümlüye — Paris'e ve onun şehrine — ödeme yapmak zorundadır. Şehrin lanet defterine yeni bir borç senedi eklenmiştir; bu kez borçlu bir kral değil, bir tanrıçadır ve tanrıçalar borçlarını ölümlülerin kanıyla öderler.

Çünkü Afrodit'in vaat ettiği "dünyanın en güzel kadını"nın küçük bir kusuru vardır: o kadın hâlihazırda evlidir. Hem de kocası, Yunanistan'ın en güçlü hanedanının damadı, yüzlerce gemilik bir ittifakın ortağıdır.



Sonraki Bölüm: Helen — kaçırılan mı, kaçan mı? Bir yemin bin gemiyi nasıl yürütür; ve Hitit arşivlerindeki kil tabletler bu savaş hakkında gerçekte ne söylüyor.



Bu bölüm için okuma önerileri

  • Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü (Remzi Kitabevi) — Paris, Eris, Thetis ve İda maddeleri; Yargı anlatısının kollarını derli toplu veren temel Türkçe kaynak.
  • Apollodoros, Bibliotheka — Yunan Mitolojisi (çev. Nur Nirven, Pinhan Yayıncılık) — Düğünden yargıya olay örgüsünün en sistematik antik özeti; sahne Epitome bölümünde. James George Frazer'ın sunuş ve notlarıyla.
  • Proklos'a atfedilen Kypria özeti (Epik Kyklos fragmanları) — "Herkesin bildiği" sahnenin elimizdeki tek iskeleti. Türkçede bir çevirisi yok; kyklos destanlarının tanıtımı için Erhat–Kadir İlyada'sının önsözüne, tam metin için M.L. West'in Greek Epic Fragments (Loeb, 2003) cildine bakılabilir.
  • Euripides, Troyalı Kadınlar (Yunanca aslından çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Âli Yücel Klasikleri) — Helen ile Hekabe'nin ağzından Yargı'nın antikçağdaki en sert sorgusu. Yılmaz Onay (Mitos Boyut Yayınları) ve Sema Sandalcı (Arkeoloji ve Sanat Yayınları) çevirileri de mevcut.
  • Homeros, İlyada XXIV (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — Yargı'ya yapılan tek ve tartışmalı gönderme; sahnenin Homeros'taki silikliğini görmek için.