Dönüşler, Sürgünler ve Roma'nın Doğuşu

Kazananların kaybettiği yolculuklar.

Troya yandı, ganimet paylaşıldı, gemiler suya indirildi. Hikâye burada bitse, on yıllık sabrın ödüllendirildiği bir zafer masalı olurdu elimizde. Ama bu dizinin en başından beri işleyen terazisi, son gece kefesine atılanları unutmadı. Priamos bir sunağın dibinde öldürülmüştü; Kassandra, Athena'nın tapınağında, tanrıçanın heykeline sarılmışken sürüklenmişti. Sığınma hakkı, antik dünyanın en eski sözleşmelerinden biridir — ve biz artık biliyoruz: bu hikâyede bozulan her sözleşmenin bir vadesi var. Şehri yakanlar, limandan çıktıkları anda arkalarında bıraktıkları yangının fırtınasına doğru yelken açtılar.

Dönüş yolculuklarını anlatan bir destan da vardı bir zamanlar: Nostoi — "Dönüşler." Bugün elimizde değil; öteki kayıp destanlar gibi o da Proklos'un birkaç satırlık özetine ve başka metinlere saçılmış kırıntılara indirgenmiş durumda. Batı edebiyatının savaşı anlatan destanı hayatta kaldı, dönüşü anlatan destanı kayboldu — biri hariç. O destana birazdan geleceğiz. Önce fırtınaya.

Fırtına

Athena, on yıl boyunca Akhaların en sadık tanrıçasıydı. Tahta at fikrinin arkasında bile onun aklı vardır. Ama Kassandra'ya kendi tapınağında yapılanlar, tanrıçayı bir gecede saf değiştirtti. Anlatının en yaygın kolunda Athena, Zeus'tan yıldırımı ödünç alır ve dönüş filosunu Ege'nin ortasında yakalar. Euboia'nın Kaphereus Burnu açıklarında gemiler kayalara sürülür; bir versiyonda kayalıkların üstünde sahte işaret ateşleri yakan bir ihtiyar vardır — oğlu Palamedes'i savaşın başında Akhaların entrikasıyla yitirmiş Nauplios, intikamını deniz feneri taklidi yaparak alır. Suçlu Aias — Kassandra'yı sürükleyen küçük Aias — bir kayaya tutunup "tanrılara rağmen kurtuldum" diye böbürlenince Poseidon'un üç dişli yabası kayayı ikiye böler. Denizin dibini boylayan bu övünme, dizimizin başından beri tanıdığımız bir dersin son tekrarı gibidir: bu hikâyede tanrılar, en çok yüksek sesle söylenmiş sözleri duyar.

Fırtınadan çıkabilenler de eve vardıklarında evlerini yerinde bulamadılar. On yıl, bir krallık için uzun süredir. Tahtlara vekiller oturmuş, yataklara başkaları girmiş, oğullar babasız büyümüştü. Nostoi'nin dağınık kırıntılarından süzülen tablo, tek tek trajedilerden çok bir çağın kapanışıdır: Miken dünyasının o görkemli sarayları, arkeolojik kayıtta da aşağı yukarı bu tarihlerde, MÖ 1200 dolaylarında birer birer yanıp sönüyor. Efsane "kral eve dönemedi" diyor; toprak "saray bir daha yapılmadı" diyor. İki cümle, birbirini tuhaf bir hüzünle tamamlıyor.

Banyodaki Kral

En büyük fatura, en büyük komutana kesildi. Agamemnon — bin geminin başkomutanı, Aulis'te rüzgâr çıksın diye öz kızı İphigeneia'yı sunağa yatıran adam — Miken'e muzaffer döndü. Karısı Klytaimnestra onu kapıda kırmızı bir halıyla karşıladı; ayaklarının altına tanrılara yaraşır bir kumaş serdi. Agamemnon önce nazlandı — ölümlüye bu kadarı fazlaydı — sonra bastı. Kibrin üstüne basa basa yürüdüğü o halı, onu banyoya götürdü. Klytaimnestra kocasının üstüne bir ağ attı ve on yıldır biriktirdiği öfkeyle baltayı indirdi. Bir kral, Troya'nın surlarından sağ çıkıp kendi küvetinde öldü.

Aiskhylos'un sahnesinde Klytaimnestra cinayeti saklamaz; kanlı baltayla seyircinin karşısına dikilir ve gerekçesini sayar: Aulis'te öldürülen kızının hesabını kesmiştir. Ve işte bu hikâyenin dayanılmaz tarafı — kadın haksız değildir. Terazinin iki kefesi de kan doludur. O gün Agamemnon'la birlikte bir kişi daha öldü: Kassandra. Troya'dan ganimet olarak getirilen kâhin kadın, saraya girmeden önce kendi ölümünü de gördü, söyledi ve yine kimse inanmadı. Apollon'un laneti sözünü son nefese kadar tuttu — bu hikâyede tutulan sözlerin hep en karanlıkları olması, artık bizi şaşırtmıyor.

Kan orada da durmadı. Orestes — Agamemnon ile Klytaimnestra'nın oğlu — cinayet gecesi henüz çocuktu; saraydan uzaklaştırıldı, sürgünde büyüdü. Yıllar sonra Delphoi'den bir buyrukla döndü: Apollon, babasının öcünü almasını istiyordu. Genç adamın önüne konan açmaz, bu dizinin terazisinin belki de en acımasız kurulumudur — buyruğa uymazsa babasının kanı yerde kalacak, uyarsa öz anasının katili olacaktı. Hangi kefeye basarsa bassın, terazi onu suçlu tartıyordu. Babasının mezarı başında, yası sarayda tek başına tutan kız kardeşi Elektra'yla buluştu ve karar verildi: Orestes annesini öldürdü. Ana kanı yere düşer düşmez de yerin eski sahipleri uyandı — öç tanrıçaları Erinysler, kaçtığı her yolda oğlanın peşine takıldı. Eski hukuk buydu: kan kanı çağırır, defter hiç kapanmaz.

Zinciri kıran, Athena oldu. Tanrıça davayı Atina'ya taşıdı ve Areopagos tepesinde, yurttaşlardan kurulu bir mahkemenin önüne koydu: bir yanda ana kanının bekçisi Erinysler, öte yanda buyruğun sahibi Apollon. Oylar eşit çıktı; Athena'nın oyu sanığı akladı. Ama üçlemenin asıl bilgeliği beraatte değil, sonrasındadır: Athena, Erinysleri yok etmedi — onlara kentin altında bir tapınak verdi ve adları "Öfkeliler"den "İyi Niyetliler"e, Eumenides'e çevrildi. Öç ortadan kaldırılmadı; hukukun çatısı altına alındı. Aiskhylos'un üçlemesi böyle biter: Troya'da açılan defter, bir mahkeme salonunda kapanır. Kan davasının çıkmaz sokak olduğunu Batı sahnesinde bu kadar erken ve bu kadar açık söyleyen başka metin zor bulunur — ve o metin, Troya'nın külü hâlâ tüterken yazılmıştır.

Mısır'daki Helen

Peki her şeyin başındaki kadın? Menelaos ile Helen'in dönüşü yedi yıl sürdü; fırtına onları Mısır'a savurdu. Odysseia'nın dördüncü bölümünde ikisiyle Sparta'da, yıllar sonra, akşam yemeğinde karşılaşırız — ve sahne, insanın kanını donduracak kadar sakindir. Helen konuklara şarap ikram eder, şaraba acıyı unutturan Mısır işi bir ilaç katar ve Troya günlerini bir ev sahibesi zarafetiyle anlatır. On yılın, on binlerce ölünün, yanan şehrin üstünde ince bir örtü: ev düzeni. Homeros bu sahneyle bize belki de savaşın en korkunç bilgisini verir — hayat devam eder ve devam etmesi, bazen cezaların en acımasızıdır.

Ama Helen'in dönüş hikâyesinin bir kolu daha var ve bu dizide sorduğumuz o eski soruyu — kaçırılan mı, kaçan mı? — kökünden söküp atıyor: belki de hiç gitmeyen. Şair Stesikhoros'un, sonra da Euripides'in işlediği bu versiyonda gerçek Helen savaş boyunca Mısır'da bekletilmiştir; Paris'in Troya'ya götürdüğü, tanrıların buluttan yoğurduğu bir hayaletti — bir eidolon. On yıl, bir görüntü uğruna savaşılmıştır. Antik Çağ bu versiyonu tuhaf bir şekilde sakladı; bense onda hikâyenin kendi kendine tuttuğu en acımasız aynayı görüyorum. Çünkü Helen zaten hep buydu: herkesin uğruna savaştığı ama kimsenin gerçekte tanımadığı bir yüz. Savaşların bir bahaneyle başlayıp o bahane unutulduktan sonra da sürdüğünü, MÖ beşinci yüzyılın seyircisi de gayet iyi biliyordu.

On Yıl Deniz

Ve dönüşü destan olan tek adam: Odysseus. Tahta atın akıl babası, eve varmak için savaştığı süre kadar bir süre daha ödedi — on yıl deniz, tek başına, gemisiz, adamsız. Onun hikâyesini burada özetlemeye kalkmak haksızlık olur; Odysseia kendi başına bir dünya ve bu dizinin sınırlarına sığmaz. Ama şu kadarını söylemeden geçmeyelim: İlyada savaşın destanıysa Odysseia dönüşün destanıdır ve ikisi yan yana konduğunda ortaya çıkan cümle bugün de geçerliliğini koruyor — savaş on yıl sürer, dönüş bir ömür. Odysseus İthake kıyısına vardığında kimse onu tanımadı; ilk tanıyan, yirmi yıl beklemiş yaşlı köpeği oldu ve oracıkta öldü. Kazananların destanı, zafer takıyla değil, bir köpeğin son nefesiyle noktalanacak kadar dürüsttür.

Bilinmeze Giden Adam

Bütün gemiler bildikleri evlere, geride bıraktıkları limanlara dönmeye çalışırken bir adam, hiç görmediği bir yurda doğru yola çıktı. Aineias — yanan şehirden sırtında babası, elinde oğlu, yanında ocak tanrılarıyla çıkan adam. Sırtındaki ihtiyar Ankhises'ti; gençliğinde İda'nın yamaçlarında Afrodit'in koynuna girmiş, tanrıçadan bu oğlu almış çoban prens. Dizinin gizli başrolü olan dağ, son görevini de böyle yaptı: Paris'in yargısına sahne olan, Zeus'un savaşı seyrettiği İda, yıkımdan sonrasını taşıyacak adamın da doğumuna vesile olmuştu.

Vergilius'un dizelerinde bu kaçış bir kuruluşa dönüşür: Aineias'ın yolu İtalya'ya, Latium'a, oradan da — onun soyundan gelenlerin eliyle — Roma'ya varır. Ve tarih, ironilerin en büyüğünü burada sahneler: Yunanistan'ı dize getiren imparatorluk, kendine ata olarak Yunanların yaktığı şehri seçer. Iulius Caesar'ın ailesi, adını Aineias'ın oğlu Iulus'tan aldığını söyleyecek, Roma'nın resmî hafızası kendini Troya'nın devamı ilan edecektir. Kazanan Akhalar birer birer küvetlerde, kayalıklarda, sürgünlerde tükenirken kaybeden Troya, Roma'nın kurucu efsanesi oldu. Terazi, son sözünü böyle söyledi.

Höyüğe Dönenler

Bu yüzden Troya hiç ıssız kalmadı; tarih boyunca güçlüler oraya hep geri döndüler. MÖ 480'de Yunanistan seferine giden Pers Kralı Kserkses yolunu Troya'ya düşürdü; Herodotos, kralın burada Athena'ya kurbanlar sunduğunu ve bilgelerinin eski kahramanlara saçı döktüğünü anlatır — Asya'dan Avrupa'ya yürüyen adam, kendinden önceki büyük doğu-batı savaşının hayaletlerini selamlamadan geçmedi. Yüz elli yıl sonra ters yönden gelen İskender de aynı durağı atlamadı: anlatıya göre Akhilleus'un mezarında koşup çelenk bıraktı, tapınaktaki kutsal kalkanlardan birini aldı ve o kalkanı seferi boyunca yanında taşıdı. Kendini yeni Akhilleus sayan genç kral için Troya bir harabe değil, bir başlangıç noktasıydı.

İskender'in adı, bölgeye bugün de ayakta duran bir armağan bıraktı: Alexandria Troas. Şehri aslında İskender'in generallerinden Antigonos kurdu ve önce kendi adını verdi; onu deviren Lysimakhos ise kenti, ölmüş kralın hatırasına Alexandreia diye yeniden adlandırdı — Antik Çağ'ın güç oyunlarında şehir adları da ganimetti. Ege'ye bakan bu liman kenti, Roma çağında bölgenin en büyük şehrine dönüştü. Ama imparatorların hayalini süsleyen, liman değil, höyüğün kendisiydi: Suetonius, Roma'da Caesar'ın başkenti Mısır'daki İskenderiye'ye ya da İlion'a — yani Troya'ya — taşıyacağı söylentisinin dolaştığını yazar. Konstantin'in de yeni başkenti için Byzantion'dan önce İlion ovasını tarttığı, hatta temel attırdığı anlatılır; bu ikinci anlatının kaynakları geç ve söylentiye yatkındır. Ama dedikoduların bile hep aynı adrese koşması bir şeyi gösteriyor: Troya adının yarattığı çekim gücü, şehir yandıktan bin dört yüz yıl sonra hâlâ imparatorların pusulasını oynatıyordu.

Bu limanda, bambaşka bir hikâyenin yolcuları da konakladı. Yeni Ahit'te anlatılana göre Pavlus, Troas'ta bir gece gördüğü rüya üzerine — "Makedonya'ya geç, bize yardım et" diyen bir adam — Ege'yi aşıp Avrupa toprağına ayak bastı; Avrupa'daki ilk vaazına giden yol, Troya'nın gölgesindeki bu iskeleden başladı. Bugün Alexandria Troas'ın kalıntıları, Ezine'nin Dalyan köyü çevresinde zeytinliklerin arasına dağılmış duruyor; Herodes Atticus'un yaptırdığı devasa hamamın kemerleri bugün bile orada. Ama en dokunaklı ayrıntı, yöre halkının bu harabeye yüzyıllarca taktığı ad: Eski İstanbul. Bir söylentinin bin yıl sonraki yankısı mı, yoksa halkın büyük harabeye taktığı bir ad mı — bilinmez; ama harabenin ortasında durup bu adı duyan, Konstantin'i düşünmeden edemiyor. Höyüğün yaklaşık otuz kilometre güneyindeki bu sessiz harabe, dizimizin baştan beri söylediği şeyin kanıtıdır: Troya bir şehir olarak öldü, bir adres olarak asla.

Savaş bitti, dönüşler tamamlandı, defter kapandı. Geriye tek bir yolculuk kaldı — bizimki.



Dzinin son bölümünde: Üç bin yıllık hikâyenin bugününe dönüyoruz. Höyüğün tepesinde rüzgâr, müzenin vitrininde altınlar, yolun kenarında o kahverengi tabela — başladığımız yere, tepeye dönüyoruz.



Bu bölüm için okuma önerileri

  • Aiskhylos, Oresteia (çev. Yılmaz Onay, Mitos Boyut Yayınları) Agamemnon'un dönüşü, Klytaimnestra'nın baltası ve kan davasından hukuka giden yol.
  • Homeros, Odysseia (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Can Yayınları / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — Dönüşü destan olan tek adam; ayrıca IV. bölümdeki Sparta akşam yemeği sahnesi, Helen'i bir kez daha düşünmek için.
  • Euripides, Helen (çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) Troya'ya hiç gitmeyen Helen: eidolon versiyonunun sahnedeki en gelişkin hâli.
  • Proklos'un Nostoi özeti (Epik Kyklos fragmanları) — Kayıp dönüş destanından elimizde kalanlar; fırtına, Nauplios ve dağılan filo. (Türkçede müstakil basımı yoktur; özet aktarımı için bkz. Erhat–Kadir İlyada önsözü).
  • Flavius Arrianos, İskender'in Seferi (çev. Furkan Akderin, Alfa Yayınları) İskender'in Troya ziyareti: Akhilleus'un mezarı, Athena Tapınağı'na adaklar ve sefer boyunca taşıyacağı kutsal kalkan anlatısı.