Şehrin Kuruluşu ve İlk Lanet.
Troya'nın surlarını iki tanrı ördü. Ve karşılığını alamadılar.
Bu cümle, önümüzdeki altı bölümde anlatacağım her şeyin tohumunu içinde taşıyor. Çünkü Troya'nın hikâyesi, çoğu zaman sanıldığı gibi bir kadının kaçırılmasıyla başlamaz. Çok daha önce, bir kralın tanrılara verdiği sözden dönmesiyle başlar. Helen daha doğmamışken, Paris daha İda Dağı'nda çobanlık etmiyorken, şehrin kaderi çoktan yazılmıştır. Yunan mitolojisinin en tutarlı yasalarından biri işlemeye başlamıştır bile: bozulan her yemin, faiziyle geri döner.
Ama önce başa gidelim. Duvardan da önceye — şehri kuracak soyun doğuşuna.
Zeus'un Oğlu, Denizin Ötesinden
Troya kral soyu, mitolojik şecerede doğrudan Zeus'a bağlanır. Zeus ile Atlas'ın kızı Elektra'nın oğlu Dardanos, anlatının en yaygın versiyonunda Samothrake Adası’ndan — bugünkü Semadirek'ten — kalkıp Anadolu kıyısına geçer. Berrak bir günde Çanakkale'den bakınca Semadirek'in silüetini ufukta seçebilirsiniz; efsanenin coğrafyası, bir kez daha, haritayla örtüşür. Dardanos'un geçtiği o su yoluna bugün hâlâ onun adını veriyoruz: Dardanel.
Dardanos, İda Dağı'nın eteklerinde hüküm süren yerli kral Teukros tarafından iyi karşılanır; kralın kızı Bateia ile evlenir ve kendi adını taşıyan kenti kurar: Dardania. Henüz Troya yoktur; ovada değil, dağın güvenli yamaçlarındayız. Şehirler de insanlar gibidir — önce emeklerler.
Dardanos'un torunu Tros, soya ve bölgeye adını verir: Troas toprakları, Troyalılar. Tros'un üç oğlu olur ve bu üç isim, dizimizin ilerleyen bölümlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkacak üç ayrı damarı açar: İlos, şehri kuracak olandır. Assarakos'un soyundan Aineias gelecek — Troya yandıktan sonra efsaneyi Roma'ya taşıyacak adam. Üçüncü oğul Ganymedes ise soyun tanrılarla ilk tekinsiz alışverişinin öznesi olur.
Ganymedes, ölümlülerin en güzeli diye anılır. Zeus onu — kimi anlatıda kartal kılığında, kimi anlatıda kartalını göndererek — Olympos'a kaçırır ve tanrıların sofrasına saki yapar. Çocuğun babasına "bedel" olarak ölümsüz atlar gönderilir. Burada bir an durmak gerek: Troya soyunun tanrılarla ilişkisi daha bu kadar erken bir aşamada bile bir takas ilişkisidir. Bir oğul gider, atlar gelir. Bu atlar birkaç kuşak sonra başka bir pazarlığın konusu olacak ve sözler yine tutulmayacaktır. Mitoloji, motiflerini israf etmez.
Benekli İneğin İzinde
Şehrin asıl kuruluş anı, İlos ile gelir. Anlatı şöyledir: İlos, Frigya kralının düzenlediği yarışmalarda güreşte kazanır ve ödül olarak elli genç kız, elli genç erkek — ve bir de benekli inek alır. Kral, bir kehaneti de yanına katar: ineği serbest bırak, izinden git; hayvan nerede yere çökerse, şehrini oraya kur.
İnek yürür, İlos izler. Hayvan, ovada Ate Tepesi denen yerde çöker. İlos şehrini oraya kurar ve kendi adını verir: İlion. Homeros'un destanına adını veren isim budur — İlyada, "İlion'un şarkısı" demektir.
Kuruluş yerinin adındaki ironi gözden kaçmamalı: Ate, Yunancada körlüğün, akıl tutulmasının, insanı felakete sürükleyen yanılgının tanrıçasıdır. Zeus onu bir öfke anında Olympos'tan fırlatmış, Ate de yeryüzünde tam bu tepeye düşmüştür. Yani efsanenin kendi iç mantığında Troya, "felaket getiren yanılgının" düştüğü noktaya kurulur. Şehir daha ilk taşı konmadan işaretlenmiştir.
Ama İlos'a bir teminat da verilir. Şehrini kurarken Zeus'tan bir işaret ister; ertesi sabah çadırının önünde gökten düşmüş bir heykel bulur: Palladion. Silah kuşanmış Athena'yı betimleyen bu küçük tahta heykel, şehrin tılsımıdır — Palladion surların içinde kaldığı sürece Troya düşmeyecektir. Bu detayı aklınızın bir köşesine koyun; savaşın son perdesinde, gece karanlığında surlardan içeri süzülen iki Akha'nın hikâyesinde yeniden karşımıza çıkacak.
Bir Yıllığına İşçi Düşen Tanrılar
Ve geliyoruz meselenin kalbine. İlos'un oğlu Laomedon tahta geçtiğinde, şehrin görkemli ama korunaksız olduğunu görür. Surlar inşa etmek gerekir. Ve Laomedon'a tarihin — daha doğrusu mitolojinin — en beklenmedik inşaat ekibi nasip olur: Apollon ile Poseidon.
İki tanrının bir ölümlünün hizmetine girmesi elbette gönüllü değildir. Anlatıya göre Zeus'a karşı düzenlenen başarısız bir isyanın cezası olarak, bir yıl boyunca ücret karşılığı Laomedon'a hizmet etmeye mahkûm edilirler. Poseidon surları örer; Apollon, kimi versiyonda İda'da kralın sürülerini güder, kimi versiyonda lir çalarak taşların kendiliğinden yerine oturmasını sağlar. Efsanenin bir kolu, inşaata bir de ölümlünün katıldığını söyler: Aigina kralı Aiakos. Ve surların yalnızca onun elinden çıkan bölümü zayıftır — çünkü tanrı yapısı bir duvar hiç yıkılmazsa, kader işleyemez. Kehanet, yıkımın bir gün tam o gedikten, üstelik Aiakos'un kendi soyundan gelenler eliyle geleceğini söyler. Aiakos'un torunlarının adını şimdiden not edin: Akhilleus ve Aias.
Yıl geçer, surlar biter, tanrılar ücretlerini istemeye gelir. Ve Laomedon ödemeyi reddeder. Üstelik reddetmekle kalmaz — Homeros'un aktardığı haliyle tehdit savurur: kulaklarını kesip köle diye satmakla korkutur tanrıları. Karşısındakinin Poseidon olduğunu bile bile.
Sözünde durmamanın bedeli iki koldan gelir. Apollon şehre veba salar; Poseidon denizden bir canavar gönderir, ovaları basar, insanları yutar. Kâhinler çareyi söyler: Laomedon, kızı Hesione'yi canavara sunmalıdır. Kral, kendi borcunun bedelini kızına ödetir — Hesione kıyıda bir kayaya zincirlenir.
Herakles Geçerken Uğrar
Tam bu sırada sahneye, mitolojinin en meşgul kahramanı girer. Herakles, on iki görevinin dokuzuncusundan — Amazon kraliçesi Hippolyte'nin kemerini almaktan — dönmektedir; Karadeniz'den gelen gemisi Troya kıyısına uğrar. Kayaya bağlı kızı görür ve Laomedon'a bir teklif yapar: canavarı öldürürüm, karşılığında bana Zeus'un Ganymedes için gönderdiği ölümsüz atları verirsin. İşte Ganymedes bahsinde "not edin" dediğim atlar — kuşaklar öncesinin takası, yeni bir pazarlığın masasına sürülür.
Dövüşün kendisi bile başlı başına bir hikâyedir. Homeros, İlyada'da bu canavar efsanesinden doğrudan bahsetmez; yalnızca tek bir yerde, o efsaneden kalan meşhur bir yapı vesilesiyle konuya değinip geçer. Geleceğin can düşmanları olan Troyalıların ve Athena'nın, Herakles'i kıyıdan kovalayan deniz canavarından korumak için birlikte inşa ettiği o toprak siperdir bu. Yani destanın kendi evreninde bile Troya ovasında surlardan eski bir duvar vardır ve o da bir canavar hikâyesine aittir.
Anlatının daha gözüpek bir kolu ise Herakles'i sipere değil, doğrudan canavarın açık boğazından içeri atlatır: kahraman üç gün hayvanın karnında savaşır ve dışarı çıktığında saçları dökülmüştür. Akıl sınırlarını zorlayan bu epik mübalağa, Yunan hayal gücünün, kahramanını yenilgiden korumak için nerelere kadar gitmeye razı olduğunu göstermesi bakımından değerlidir.
Laomedon kabul eder. Herakles canavarı öldürür, Hesione kurtulur. Ve Laomedon — buraya kadar okuyan herkesin artık tahmin edebileceği gibi — atları vermez.
Aynı hataya ikinci kez düşmek, mitolojide affedilmez. Herakles gider ama unutmaz; kendi görevlerini tamamladıktan yıllar sonra, altı gemilik küçük bir kuvvetle döner. Homeros bu sayıyı özellikle vurgular — hem de en acımasız yerde: İlyada'nın beşinci bölümünde Herakles'in oğlu Tlepolemos, Troya safında savaşan Sarpedon'un yüzüne çarpar bunu. “Babam”, der özetle, “sizin şehri altı gemiyle ve bir avuç adamla aldı; sizse bin gemiye on yıldır direniyorsunuz.” Mitolojik zaman ölçeğinde iki savaş arasında yalnızca bir kuşak vardır ve ilkinin gazileri, ikincisinin babalarıdır.
Kuşatmanın kahramanlık payesi de tartışmalıdır. Surda ilk gediği açan Herakles değil, silah arkadaşı Telamon olur — kimi anlatıya göre tam da Aiakos'un elinden çıkan o zayıf bölümden, ki Telamon Aiakos'un öz oğludur; babasının ördüğü duvarı oğul yıkar. Herakles'in bir başkasının kendisinden önce şehre girmesine öfkelendiği, kılıcını çekip arkadaşının üzerine yürüdüğü anlatılır. Telamon'un hayatını kurtaran şey, refleksleri kadar zekâsıdır: hemen eğilip yerden taş toplamaya başlar. Ne yapıyorsun diye soran Herakles'e cevabı hazırdır — "Muzaffer Herakles'e sunak kuruyorum." Öfke, gururun okşanmasıyla söner. Şehir yağmalanır, Laomedon Herakles'in oklarıyla can verir, oğulları öldürülür.
O okları da not edin. Herakles ölürken onları dostu Philoktetes'e bırakacak ve kehanet, Troya'nın bu oklar olmadan ikinci kez düşemeyeceğini söyleyecektir. Laomedon'u öldüren silah, kuşaklar sonra Paris'i öldürmek için aynı ovaya geri dönecektir. Bu şehirde hiçbir hesap yarım kalmaz; sadece vadesi uzar.
Bir oğul hariç, dedik — Laomedon'un bütün oğulları öldürülür.
Satın Alınan Kral
Laomedon'un en küçük oğlu Podarkes sağ kalır. Ablası Hesione — ganimet olarak Herakles'in silah arkadaşı Telamon'a verilmiştir — kardeşinin hayatını satın almasına izin verilmesini ister ve başındaki örtüyü fidye olarak verir. Podarkes böylece kölelikten kurtulur ve yeni bir ad alır: Priamos. Antik yazarların benimsediği halk etimolojisiyle, "satın alınan" (priamai — satın almak).
Bu ismin ağırlığını tartın. Troya'nın son kralı, İlyada'nın o vakur, o trajik ihtiyarı, adını bir yıkımın enkazından, bir fidye pazarlığından alır. Kariyerine yağmalanmış bir şehrin tek erkek vârisi olarak başlar ve o şehri yeniden kurar — daha zengin, daha kalabalık, elli oğullu bir hanedan. Ama yanmış bir şehrin üstünde oturduğunu hep bilir. Priamos'un hikâyesi baştan sona bir ikinci şans hikâyesidir; ve dizinin sonuna geldiğimizde, ikinci şansların bu coğrafyada nasıl sonuçlandığını göreceğiz.
Bu arada Hesione'nin Telamon'a verilişi de kapanmış bir defter değildir. Troyalılar bunu hep bir kaçırılma, bir hakaret olarak anlatacaktır. Kuşaklar sonra Paris Sparta'ya yelken açtığında, kimi anlatıda gerekçelerinden biri tam bu olacaktır: onlar bizden bir kadın aldı, biz de onlardan alırız. Üstelik bu zorla kurulan evliliğin bir de oğlu vardır: Teukros — adını soyun en eski atasından, Dardanos'u karşılayan o ilk kraldan alır ve Akhaların en iyi okçusu olarak Troya surlarının önüne gelir. Yani şehri kuşatan orduda, damarlarında Troya kral soyunun kanını taşıyan ve Troyalı bir ananın oğlu olan bir savaşçı vardır; Priamos'un öz yeğeni, Priamos'un şehrine ok atar. Lanetler böyle işler — intikamı meşrulaştıran hikâyeler üreterek ve aileleri cephenin iki yakasına dağıtarak.
Toprağın Söyledikleri
İlk bölümde verdiğim sözü tutayım ve efsaneden toprağa döneyim. Hisarlık'ta bugün gezdiğimiz surların en görkemlileri, Troya VI katmanına ait. Ve bu surlar yalnızca taştan örülmüş bir savunma hattı değil; zamanın sessiz tanıklarıdır. Devasa kireçtaşı blokları öyle bir ustalıkla birbirine kenetlenmiştir ki duvarlar, yüzyılların rüzgârına meydan okuyan bir vakar taşır. Hafifçe dışa eğimli yüzeyleri doğal kayalıkları andırır; bir zamanlar üzerlerinde yükselen kerpiç duvarlar ise ancak hayal gücünde canlanır.
Dar geçitler, kulelerle güçlendirilmiş kapılar ve surların kıvrılarak uzanan çizgisi, kentin yalnızca korunmak için değil, görkemiyle hayranlık uyandırmak için de inşa edildiğini hissettirir. Her taş, adsız ustaların emeğini; her köşe, yaklaşan orduların ayak seslerini ve surların gerisinde yaşayan insanların umutlarını saklar. Bu duvarların önünde duran biri, yalnızca bir arkeolojik kalıntıya bakmaz; mühendislik dehasını ve zamana meydan okuma arzusunu görür.
İşte tam bu yüzden "bunu tanrılar örmüş olmalı" efsanesinin nereden doğduğunu anlamak zor değildir. Tunç Çağı insanı için bu ölçek, insanüstü bir açıklama talep ediyordu. Ve efsane, o adsız ustalara iki ad verdi: Apollon ile Poseidon.
Daha da ilginci, Hitit arşivlerinden gelen bir yankı. Wilusa'yla — ki bu ismin Troya'yla bağlantısını dördüncü bölümde uzun uzun konuşacağız — yapılan antlaşma metinlerinde şehrin tanrıları arasında bir isim geçer: Appaliunas. Birçok araştırmacı bu ismi Apollon'un öncülü olarak okur. Yani surları ören, savaşta Troya'yı tutan, Akhilleus'a ölümcül oku yönlendiren tanrı, belki de gerçekten bu şehrin, bu toprağın tanrısıydı — Yunan panteonuna sonradan göç etmiş bir Anadolulu.
Efsane, surları tanrılara yaptırır. Arkeoloji, surların gerçekten olağanüstü olduğunu söyler. Ve bir çivi yazısı tableti, efsanedeki tanrının adını üç bin yıl öncesinden fısıldar. İlk bölümde kurduğumuz üçgen — mit, metin, toprak — burada da köşelerini buluyor.
Kapanmayan Hesap
Bölümü kapatırken tabloya bir kez daha bakalım. Priamos tahttadır; şehir surlarını onarmış, boğazın ticaretiyle zenginleşmiş, elli oğulla geleceğini garantiye almış görünmektedir. Ama defterde kapanmamış kalemler vardır: tanrılara ödenmemiş bir ücret, verilmemiş atlar, götürülmüş bir kız kardeş, ve surlarda tek bir ölümlünün eliyle örülmüş zayıf bir bölüm — yıkımın adresi, kehanette çoktan yazılı.
Yunan tragedyası buna sonradan bir ad verecek: babaların suçu, çocukların başına. Troya'nın laneti gökten inen keyfi bir ceza değil; tutulmayan sözlerin, kuşaktan kuşağa devredilen bir borç senedine dönüşmesi. Ve borcun tahsilatı için gereken tek şey, bir kıvılcım.
O kıvılcım, bir düğünde çakacak. Davet edilmeyen bir tanrıça, kalabalığın ortasına altın bir elma yuvarlayacak ve üstünde tek bir kelime yazacak: “en güzele”.
Sonraki bölüm: Altın elma ve Paris'in yargısı — üç tanrıça, bir çoban ve tarihin en pahalı güzellik yarışması.
Bu bölüm için okuma önerileri
- Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü (Remzi Kitabevi) — Dardanos, İlos, Laomedon ve Priamos maddeleri; soyağacının en derli toplu Türkçe anlatımı.
- Apollodoros, Bibliotheka: Yunan Mitolojisi (çev. Nur Nirven, Pinhan Yayıncılık, 2017) — Troya soyunun ve Herakles'in ilk Troya seferinin ana antik kaynağı.
- Homeros, İlyada (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Can Yayınları) — Laomedon'un tanrıları aldatışı, XXI. bölümde bizzat Poseidon'un ağzından anlatılır.
- Joachim Latacz, Troy and Homer: Towards a Solution of an Old Mystery (İng., 2004; Alm. aslı Troia und Homer, 2001) — Wilusa antlaşmaları ve Appaliunas tartışması için.
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!