İlyada'nın Dünyası ve On Yılın Özeti

On yılın en uzun elli bir günü.

Savaşın onuncu yılındayız. Gemiler çoktan çekilmiş kıyıya, ilk ölüler çoktan gömülmüş, kuşatma bir yaşam biçimine dönüşmüş. Ve işte tam burada, her şeyin yorgunluktan kabuk bağladığı bir anda, Batı edebiyatının ilk büyük metni söze başlar. İlyada'nın ilk kelimesi "savaş" değildir, "Troya" da değildir. İlk kelime mēnis'tir: öfke. "Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini."

Bu tercihi bir an durup tartmak gerek. Elinde on yıllık bir savaş, bin gemilik bir donanma, tanrıların kavgası ve bir şehrin yıkımı olan şair, bütün bunların içinden anlatmaya değer tek şey olarak bir adamın öfkesini seçiyor. Tahta at İlyada'da yoktur. Şehrin düşüşü yoktur. Akhilleus'un ölümü bile yoktur. Destan, kocaman savaştan yalnızca elli bir günlük bir dilim keser ve o dilimin içine, savaş hakkında söylenebilecek hemen her şeyi sığdırır. Bu bölümde o kapıdan içeri giriyoruz.

Veba ile Açılış

Öfkenin fitili, tanıdık bir kalıpla ateşlenir: alınan bir kadın. Akhalar civar kentleri yağmalarken Apollon rahibi Khryses'in kızını esir almış, kızı ganimet payı olarak orduların başkomutanı Agamemnon'a vermişlerdir. Yaşlı rahip fidyeyle gelir, kızını ister; Agamemnon onu aşağılayıp kovar. Khryses'in yapabileceği tek şey kalmıştır: dua. Ve İlyada'nın ilk duası, bir yakarıştan çok bir alacak davasıdır — "sana tapınak çatısı örttüm, semiz butlar yaktım; şimdi karşılığını ver."

Rahip, tanrısına tuhaf bir adla seslenir: Smintheus. Kelimenin en yaygın yorumu "fare tanrı"dır — Anadolu'da fareyle, dolayısıyla vebayla ilişkilendirilen yerli bir Apollon yüzü. Geçen bölümde kil tabletlerde tanıştığımız Appaliunas'ı hatırlayın: Apollon bu topraklarda hep Troya'nın yanında duran, doğulu bir tanrıdır ve İlyada'nın açılışında da Akha ordusuna oklarını yağdıran odur. Dokuz gün boyunca önce katırlar ve köpekler, sonra insanlar ölür; kıyı boyunca ölü yakan ateşler tüter. Homeros'un vebası, fareli bir tanrının işidir.

Bunun bir de toprak ayağı var. Khryses'in yakardığı Smintheus'un tapınağı bugün yerinde duruyor: Ayvacık'ın Gülpınar köyündeki Apollon Smintheion. Gördüğümüz yapı Helenistik dönemden, yani Homeros'tan yüzyıllar sonrasından kalma; ama bir kült yerinin adresi kolay değişmez ve kazılar alandaki geçmişi çok daha gerilere götürüyor. Mermerlerinin kabartmalarında Troya Savaşı sahneleri işlidir — savaşı başlatan tanrının tapınağı, savaşın hikâyesiyle süslenmiş. Efsanenin coğrafyası, dizinin başından beri alışık olduğumuz üzere, yine haritayla örtüşüyor.

Kavga: Savaşın İçindeki Savaş

Veba durdurulacaksa kız iade edilmelidir. Agamemnon buna razı olur olmasına, ama bir şartla: payına düşen ganimet eksilmeyecektir. Gözünü Akhilleus'un payına, Briseis'e diker ve kızı onun barakasından aldırır.

Sahneyi bir yerden tanıyor musunuz? Bir erkeğin "malı" sayılan bir kadın, başka bir erkek tarafından alınıyor ve bu, bir savaş sebebi oluyor. Helen'le başlayan savaşın tam ortasında, aynı hikâye minyatür olarak bir kez daha oynanır. İlyada bunu bilerek yapar gibidir: Troya'nın önündeki büyük savaş neyse, Akha karargâhındaki bu kavga da odur — onur dediğin şeyin ganimetle ölçüldüğü bir dünyada, elinden alınan pay, elinden alınan varlık sebebidir.

Akhilleus kılıcına davranır, Athena saçından tutup durdurur. Bunun üzerine genç adam kılıçtan daha ağır bir silah seçer: çekilmek. Savaşmayacaktır. Ve annesi, deniz tanrıçası Thetis aracılığıyla Zeus'tan diziye yakışan bir şey ister: bir yemin. Zeus başını eğer — Olympos'u titreten o meşhur baş eğme — ve söz verir: Akhilleus savaştan uzak kaldığı sürece Akhalar kaybedecektir. Kendi ordusunun yenilgisi için dua eden bir kahraman; İlyada'nın ahlaki düğümü işte bu kadar erken atılır.

Akhilleus'un öfkesini büyüten şeyse bir sırdır: o, seçimini bilerek yapmış bir adamdır. Annesinden duymuştur — iki kader vardır önünde. Troya'da kalırsa kısa bir ömür ve sönmez bir şan; evine dönerse uzun, sessiz, unutulmuş bir hayat. Şanı seçmiştir. Şimdi Agamemnon o şanın bedelini pul gibi ödemektedir kendisine. Kısa ömrün tek karşılığı onursa ve onur elden alınabiliyorsa, bu savaşın Akhilleus'a vaat edebileceği ne kalmıştır?

Dağdan Seyredenler

Zeus sözünü tutar ve savaş, tanrının terazisinde Troya lehine döner. Peki Zeus bütün bunları nereden yönetir? Olympos'tan değil. Homeros onu savaşı izlemek için buraya, bu coğrafyaya oturtur: İda'nın en yüksek doruğu Gargaros'a; şair oradaki kutsal alanı ve tüten sunağı da anar.

Peki hangi doruk? Kaz Dağı'nın üç zirvesi sayılabilir: kuzeyde Babadağ, ortada en yükseği olan Karataş, güneyde türbesiyle ünlü Sarıkız. Ama haritaya bakınca üçünün de aynı zirve kütlesinin taçları olduğu görülür — birkaç kilometre içinde, ovadan bakıldığında tek bir siluet. Bir yürüyüşçü için ayrı tepelerdir bunlar; bir şair için tek bir dağın tepesi. Homeros' un "en yüksek doruk"u bir dağın tanrıya ayrılmış yeriydi — kutsal alanın ve tüten sunağın bulunduğu tepe. Adın asıl rakibi ise çok daha uzakta: antikçağda Gargara adını taşıyan kent, dağın güney eteğinde, bugün Koca Kaya denen ayrı bir çıkıntının dibinde kurulmuştu. Homeros'un dağı elimizde bir koordinatla değil, bir tarifle duruyor.

Şairin tanrılarını neden hep yükseğe oturttuğunu görmek zor değil; bunu bir başka sahnede neredeyse ders verir gibi yapar. Poseidon'u Semadirek'in doruğuna kurar ve oradan İda'nın da, Priamos'un şehrinin de, Akha gemilerinin de göründüğünü söyler: tanrının makamı, manzarasıyla gerekçelendirilmiştir. Elbette kimse bin yedi yüz metreden, otuz kilometre öteden bir düello seçemez. Buradaki bakış optik değil, dramatiktir — tanrı, savaşı görebilecek kadar yakın, ona bulaşmayacak kadar uzaktır. Bu dağa vaktiyle tanrıların locası demiştik; artık loca doludur.

Ve locadaki tanrının dikkati dağıldığında savaş yön değiştirir. Homeros bunu gizlemek şöyle dursun, neredeyse eğlenerek anlatır: Zeus bir ara gözünü ovadan çekip uzaktaki halklara çevirir, Poseidon fırsatı bulup Akhaları toparlar. Hera ise fırsat kollamakla yetinmez, fırsatı kendisi yaratır: kocasını Gargaros'un doruğunda baştan çıkarır, uyku tanrısına uyutturur; toprak, ikisinin altında çiğdem ve sümbül bitirir. Ölümlüler aşağıda birbirini kırarken savaşın kaderi, bir tanrının başını hangi yöne çevirdiğine bakar. Ganymedes'i kaçıran kartal bu dağın üstünde uçmuştu, Paris yargısını bu dağda vermişti. Şimdi aynı dağ, üstünde verilen kararın faturasının kesilişini seyrediyor.

Surun İçinde Bir Aile

İlyada'nın dehası, kamerayı iki ordu arasında değil, iki dünya arasında gezdirmesindedir. Surun dışında savaş vardır; içinde ise bir şehir — çocuklar, yaşlılar, kadınlar, gündelik hayat. Ve destanın en unutulmaz sahnesi, bir çarpışma değil, bir vedadır.

Hektor — Priamos'un oğlu, Troya'nın kalkanı — cepheye dönmeden önce karısı Andromakhe ve bebek oğluyla Skai kapılarında karşılaşır. Andromakhe'nin yakarışı, savaş edebiyatının bütün geleceğini özetler: babasını da yedi kardeşini de Akhilleus öldürmüştür; Hektor onun hem kocası hem babası hem kardeşidir artık. Hektor'un cevabı ise trajedinin ta kendisidir: o da bilir şehrin bir gün düşeceğini. "Bir gün kutsal İlion yok olacak" der — kendi zaferine inanmayan bir savunucudur o. Yine de döner savaşa; çünkü utanç, ölümden ağırdır.

Ve sonra o küçük, ölümsüz an: Hektor oğlunu kucaklamak için uzanır, bebek babasının tunç miğferinden, sallanan at kılı sorgucundan korkup dadısının koynuna büzülür. Anne baba gülüşür; Hektor miğferi çıkarıp yere koyar ve çocuğunu öyle kucaklar. Üç bin yıl öncesinden gelen bu sahnede açıklanmaya muhtaç tek bir şey yoktur. Savaşın ne olduğunu anlatmak için bin ceset saymaya gerek yok; babasının miğferinden korkan bir bebek yeter.

Ateşin Geri Dönüşü

Zeus'un sözü işledikçe Akhalar kıyıya sıkışır; Hektor gemileri ateşe vermeye yaklaşır. İşte o darboğazda Patroklos — Akhilleus'un can yoldaşı — dayanamaz ve ondan tek bir şey ister: kendisi savaşmayacaksa, zırhını versin. Akhalar Akhilleus'u dönmüş sansın, yeter.

Zırh bir kimliktir ve kimlik ödünç alınmaz; alınırsa bedeli ödenir. Akhilleus iznini bir şarta bağlar: ateşi gemilerden uzaklaştır, sonra geri dön; sakın surlara yaklaşma. Patroklos zırhın içinde harikalar yaratır — ve tam da yasaklanan şeyi yapar. Troyalıları surlara kadar kovalar, burcun köşesine üç kez tırmanır, üç kez Apollon onu geri iter. Dördüncüsünde tanrının sesi durdurur onu: bu şehir ne senin mızrağınla düşecektir, ne de senden çok daha güçlü olanın mızrağıyla.

Bu cümleyi aklınızda tutun; Troya'nın nasıl düşeceğini o belirleyecek.

Sonra sis iner. Apollon arkasından yaklaşıp avucuyla sırtına vurur; miğfer başından uçar, mızrak elinde parçalanır, kalkan yere düşer, göğüs zırhının bağları çözülür. Savunmasız kalan adamı önce Euphorbos yaralar, işi Hektor bitirir. Sonra Hektor ölünün üstünden zırhı söküp kendi omuzlarına geçirir: Akhilleus'un zırhı artık düşmanın sırtındadır. Fare tanrının vebasıyla açılan destanda Apollon, en ağır darbesini yine Troya için vurmuştur.

Patroklos'un son sözleri, Hektor'un böbürlenmesini keser: onu öldüren Hektor değildir — önce kader ve tanrı, sonra Euphorbos vurmuştur; Hektor ancak üçüncüdür. Ve ardından zinciri uzatır: senin karşına da Akhilleus çıkacak. İlyada'da ölenler, öldürenin kaderini söyleyerek ölür.

Haber Akhilleus'a ulaştığında, öfkenin nesnesi değişir. Agamemnon'a duyduğu kin, bir anda önemsizleşir; Briseis meselesi çocuk kavgası gibi kalır. Artık tek bir şey ister: Hektor. Annesi ona acı gerçeği hatırlatır — Hektor'dan hemen sonra sıra sendedir. Akhilleus'un cevabı, seçtiği kaderin son onayıdır: öyleyse hemen ölsün.

Hephaistos'un bir gecede dövdüğü yeni zırhıyla savaşa döner ve İlyada'nın en karanlık bölümleri başlar. Bu artık savaş değildir; tek adamlık bir doğa olayıdır. Nehir tanrısı bile isyan eder — Skamandros, yatağını tıkayan cesetlerden boğulup Akhilleus'un üstüne kabarır. Sonunda surun önünde yalnız Hektor kalır. Kaçamaz; çünkü Hektor'u suriçine sokmayan şey, Andromakhe'ye verdiği cevabın aynısıdır — utanç. Şehri savunurken herkese "dayanın" demiş adam, şimdi içeri girerse kimin yüzüne bakacaktır? Akhilleus onu surların çevresinde üç kez kovalar. Zeus altın terazisini kurar; Hektor'un kefesi ölüme doğru iner ve Apollon o güne kadar koruduğu adamı bırakır. Athena kardeşi Deiphobos kılığına girip Hektor'u durdurur — yanı başında sandığı müttefik, tanrıçanın hilesidir. Ve mızrak, Hektor'un üstündeki zırhın (bir zamanlar Akhilleus'un olan zırhın) boyunla omuz arasında açık bıraktığı tek yeri bulur. Hektor da ölürken zinciri bir halka daha uzatır: Skaia kapılarında, Paris'in okuyla ve Apollon'un eliyle öleceksin.

Sonrası, kahramanlık şiirinin kendi kahramanını mahkûm ettiği nadir anlardan biridir: Akhilleus, ölünün topuklarını delip arabasına bağlar ve Hektor'u şehrin gözü önünde toprakta sürükler. Öfke, sahibini yiyen bir ateşe dönüşmüştür. Günlerce sürer bu; tanrılar bile tiksinir.

İki Babanın Gecesi

Ve destan, en beklenmedik sahnesiyle kapanır. Bir gece, yaşlı Priamos — elli oğlun babası, çoğunu bu savaşa vermiş kral — tanrı Hermes'in kılavuzluğunda düşman karargâhına, Akhilleus'un barakasına girer. Ve edebiyat tarihinin en ağır cümlelerinden birini kurar: kimsenin yapmadığını yapıyorum, oğullarımı öldüren adamın ellerine uzanıyorum.

Akhilleus, karşısındaki yaşlı adamda kendi babasını görür — bir daha asla göremeyeceği Peleus'u. İki düşman birlikte ağlar, ama aynı ölünün ardından değil: Priamos oğlu için, Akhilleus hem yoldaşı hem de bir daha yüzünü göremeyeceği babası için. Sonra Akhilleus, Hektor'un bedenini yıkatıp babasına teslim eder ve cenaze için ateşkes sözü verir. Dizinin başından beri tutulmayan yeminlerin, dolandırılan tanrıların, bozulan antlaşmaların defterini tutuyoruz; İlyada, hikâyenin en karanlık noktasında, tutulan tek söze — iki düşman arasındaki bu küçük ateşkese — yaklaştırır kamerayı.

Destan, Troya'nın düşüşüyle değil, Hektor'un cenazesiyle biter. Son dizesinde ne zafer vardır ne tahta at; sadece bir ölünün ardından yakılan ateş. Öfkeyle açılan şiir, yasla kapanır — ve belki de İlyada'nın üç bin yıldır eskimemesinin sırrı budur: savaşı anlatan ilk büyük metin, aynı zamanda savaşın faturasını dürüstçe kesen ilk metindir.

Ama şehir hâlâ ayaktadır. Surlar sağlamdır, Palladion yerindedir ve kehanetlerin listesi kabarıktır. Homeros'un sustuğu yerde, öteki anlatıcılar söze girecek.


Sonraki bölüm: Karnında savaşçı taşıyan bir armağan. Odysseus'un hilesi, Laokoon'un çığlığı ve kimsenin inanmadığı kadın — şehrin son gecesine giriyoruz.


Bu bölüm için okuma önerileri

  • Homeros, İlyada (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — I. Bölüm (veba ve Agamemnon kavgası), VI. Bölüm (Hektor ile Andromakhe), XVI. Bölüm (Patroklos), XXII. Bölüm (düello) ve XXIV. Bölüm (Priamos'un gelişi); bu yazının dayandığı beş sahne.
  • Simone Weil – Rachel Bespaloff – Hermann Broch, Savaş ve İlyada (çev. Kağan Kahveci – Adem Beyaz, Ketebe Yayınevi, 2024) — Weil'in İkinci Dünya Savaşı arifesinde yazdığı deneme, destanı "kuvvetin insanı nesneye çevirmesi" üzerinden okur; Bespaloff'un savaşın ortasında yazdığı metin ise ona verilmiş bir cevaptır.
  • Alessandro Baricco, Homeros, İlyada (çev. Eren Cendey, Can Yayınları, 2006) — Destanı tanrıları çıkararak yeniden anlatan edebi bir deney; Homeros'un kurgusunun insan tarafını çıplak görmek için.
  • Coşkun Özgünel, Smintheion: Apollon Smintheus'un İzinde (Ege Yayınları, 2013) — Kazı başkanının derlediği, otuz üç yıllık Gülpınar kazılarını anlatan resimli çalışma; içindeki "İlyada Destanı Işığında Apollon Smintheus Tapınağı" yazısı doğrudan bu bölümün konusu.
  • Caroline Alexander, Akhilleus'u Öldüren Savaş: İlyada'nın Gerçek Hikâyesi (çev. Semih Lim, İletişim Yayınları, 2014) — İlyada'yı baştan sona bir savaş eleştirisi olarak okuyan, sahne sahne ilerleyen yorum.