Helen ve Savaşın İnsani Nedenleri

Helen — kaçırılan mı, kaçan mı?

Bu soruyu Antik Çağ’ da sordu; biz sadece devralıyoruz. Homeros'tan Euripides'e, Sappho'dan Herodotos'a kadar Helen hakkında yazan herkes aynı düğümle boğuştu ve ilginç olan şu: kimse düğümü çözmedi. Çözmek istemediler belki de. Çünkü Helen'in belirsizliği, hikâyenin kusuru değil, motoru. Kaçırıldıysa Troya masum bir kadını rehin tutan bir şehirdir ve yıkımı adalettir. Kaçtıysa Akhalar on yıl boyunca bir kadının tercihine savaş açmış demektir ve yıkım, adaletin ta kendisinin sorgusuna dönüşür. Antik yazarlar bu iki ucun arasında gidip geldiler; biz de bu bölümde onlarla birlikte gidip geleceğiz.

Ama önce, kadını tanıyalım. Sonra da onun ardından yürüyen bin gemiyi. Ve bölümün sonunda, dizinin en başından beri sözünü verdiğim kapıyı nihayet açacağız: Hattuşa'nın kil tabletlerini. Çünkü bu savaşın bir de mürekkepsiz, mısrasız, tanrısız anlatımı var — ve o anlatımda ne Helen geçiyor ne de tahta at.

Güzelliğin Laneti

Helen, mitolojik şecerede Zeus'un kızıdır. Zeus, Sparta Kraliçesi Leda'ya kuğu kılığında yaklaşır; anlatının en yaygın kolunda Helen bir yumurtadan doğar. Yani daha doğumundan itibaren yarı insandır, yarı başka bir şey. Ölümlülerin en güzeli olduğu söylenir — bu sıfatı daha önce de duymuştuk: Ganymedes için kullanılmıştı ve Ganymedes'i Olympos'a kaçırmışlardı. Bu ailede, görünen o ki güzellik bir armağan değil, bir hedef tahtasıdır.

Nitekim Helen daha çocuk yaştayken ilk kez kaçırılır; Atina Kralı Theseus onu Sparta'dan alıp götürür, kardeşleri geri getirir. Anlatı bu epizodu neredeyse bir dipnot gibi geçer ama dikkatli okur için işaret açıktır: Paris, Helen'i kaçıran ilk adam bile değildir. Helen'in bedeni, daha hikâyenin başında, erkeklerin üzerinde hak iddia ettiği bir toprak parçası gibi çizilmiştir. Troya'nın suru neyse Helen'in güzelliği odur — herkes onu ele geçirmek ister ve ele geçirenin başı beladan kurtulmaz.

Yeminlerin En Tuhafı

Helen evlenme çağına gelince Yunanistan'ın dört bir yanından talipler Sparta'ya akın eder. Liste kabarıktır ve isimler tanıdıktır: Aias, Diomedes, Menelaos, Patroklos, İdomeneus... Savaşın gelecekteki kadrosu, daha savaş yokken, aynı avluda toplanmıştır. Helen'in ölümlü babası sayılan Tyndareos'un derdi ise güzellikten çok aritmetiktir: bir damat seçerse, seçilmeyen onlarca silahlı ve gururlu adam ne yapacaktır?

Çözümü, taliplerin en kurnazı önerir: Odysseus. Teklif şudur — karar açıklanmadan önce bütün talipler yemin etsin: Helen'in kocası her kimse, evliliği tehdit edildiğinde hepsi onun yardımına koşacak. Talipler yemin eder; Tyndareos, Menelaos'u seçer; herkes evine döner. Görünürde zarif bir diplomasi hamlesi. Gerçekte ise kurulmuş ve bekleyen bir mayın tarlası: Yunanistan'ın bütün savaş gücü, tek bir evliliğin kaderine bağlanmıştır.

Burada bir an durup dizinin defterine bakalım. Troya'nın hikâyesini en başından beri bozulan yeminler üzerinden okuyoruz — surları ören tanrıları dolandıran kral, ödenmeyen atlar, borcunu ölümlülerin kanıyla ödeyecek tanrıça. Tyndareos yemini bu zincirin en acı halkasıdır, çünkü zinciri tersine çevirir: Troya'yı yıkan şey, bozulan bir yemin değil, tutulan bir yemindir. Akhalar sözlerinde durdukları için gemilere binerler. Mitin ironisi tam buradadır — şehri lanetleyen sözler tutulmamıştı; şehri yakan söz ise harfiyen tutuldu.

Kaçırılan mı, Kaçan mı?

Paris, Afrodit'in İda'daki vaadini tahsil etmek üzere Sparta'ya gelir; Menelaos'un konuğu olur; Menelaos bir cenaze için Girit'e gidince Helen ile Paris birlikte Troya yolunu tutar. Olayın iskeleti bu kadar. Etin nereye konacağı ise yazarına göre değişir.

Homeros'un Helen'i, işin en şaşırtıcı yerinde durur: pişmandır. İlyada'da surların üzerinden savaşı seyrederken kendinden "keşke doğmasaydım" diye söz eder, kendine ağır sıfatlar yakıştırır. Ama dikkat: pişmanlık, irade demektir. İnsan ancak kendi seçtiği şeyden pişman olabilir. Homeros, Helen'i ne aklar ne mahkûm eder; ona hikâyedeki en modern şeyi verir — bir iç ses.

Sappho ise aynı malzemeden bambaşka bir şey çıkarır. Lesboslu şairin günümüze kalan bir fragmanında Helen, kocasını, çocuğunu ve ailesini bırakıp denizi aşan kadındır — ve Sappho bunu bir suçlama olarak değil, aşkın gücünün kanıtı olarak anlatır. Kimine göre en güzel şey atlılardır, kimine göre donanma; Sappho'ya göre insanın sevdiği neyse odur. Helen burada kaçırılmamıştır; seçmiştir.

Sonra işler tuhaflaşır. Şair Stesikhoros'un Helen'i kötüleyen bir şiir yazdıktan sonra kör olduğu, "gerçeği" söyleyen bir düzeltme şiiri — bir palinodia — yazınca gözlerinin açıldığı anlatılır. Bu ikinci versiyonda Helen Troya'ya hiç gitmemiştir; giden, tanrıların buluttan yaptığı bir görüntüdür, bir eidolon. Euripides bu kolu alıp bütün bir tragedyaya dönüştürür: onun oyununda gerçek Helen savaş boyunca Mısır'da erdemle beklemiş, on yıl boyunca binlerce insan bir hayalet uğruna ölmüştür. Bundan daha sert bir savaş eleştirisi zor yazılır.

Mısır bağlantısını en beklenmedik yerde, bir tarihçide de buluruz. Herodotos, Mısırlı rahiplerden dinlediğini söylediği versiyonda Helen'in fırtına yüzünden Mısır'a düştüğünü ve savaş boyunca orada tutulduğunu aktarır — ve kendi yorumunu ekler: Troyalılar Helen'i geri verebilseler kesinlikle verirlerdi; koca bir şehir, bir adamın kaçamağı için kendini yaktırmaz. Helen surların içinde olmadığı için verememişlerdir; Akhalar da buna inanmamıştır. Tarihin babası, miti akılla düzeltmeye çalışan ilk okurlardan biridir burada.

Ve nihayet sofist Gorgias, “Helen'e Övgü”sünde meseleyi bir mantık egzersizine çevirir: Helen ya zorla götürüldü ya tanrılar istedi ya söze kandı ya da aşka yenildi — dört durumda da suçsuzdur, çünkü dördünde de kendinden güçlü bir kuvvetin karşısındadır. Parlak bir savunmadır; ama satır aralarında bir şey kaybolur. Gorgias Helen'i aklarken ondan aldığı şey, Sappho'nun ona verdiği şeydir: seçme gücü.

İşte Helen'in dosyası böyle — dört yazar, dört Helen. Ben bu dosyayı kapatmayacağım; dizinin başından beri verdiğim sözü tutup soruyu açık bırakıyorum. Yalnız şunu not ederek: "Kaçırılan mı, kaçan mı?" sorusunun cevabından çok, sorunun kendisinin üç bin yıldır hiç eskimemiş olması düşündürücü. Bir kadının iradesinin var olup olmadığını tartışmak, ne yazık ki antikçağda kalmış bir alışkanlık değil.

Bin Yüz Seksen Altı Gemi

Menelaos Girit'ten döner, evi boş bulur ve yemini işletir. Ağabeyi Agamemnon — Miken Kralı, çağının en güçlü hükümdarı — ittifakın başına geçer. İlyada'nın ikinci bölümündeki ünlü gemi kataloğu, sefere katılan birlikleri tek tek sayar; toplam bin yüz seksen altı gemi eder. Sayının kendisinden çok listenin varlığı önemlidir: bu bir şairin süsü değil, bir ittifakın envanteridir — kim, nereden, kaç gemiyle... Sanki bir arşiv belgesi, destanın içine gömülmüş gibi durur. Bu izlenimi aklınızda tutun; birazdan işimize yarayacak.

Herkes yeminine koşa koşa gelmez. Odysseus — yeminin mimarı — sıra kendine gelince deli numarası yapar, tarlasına tuz eker; oyunu bozulunca mecburen katılır. Akhilleus ise zaten yemin listesinde yoktur, talip olamayacak kadar gençtir; onu sefere katan yemin değil, kehanettir: Troya onsuz düşmeyecektir. Yani ordunun en büyük iki silahından biri savaşa hileyle, öteki fal ile getirilmiştir. Bin gemiyi yürüten yüzün altında, pek de gönüllü olmayan bir koalisyon vardır.

Kilin Söyledikleri

Şimdi, söz verdiğim kapıyı açalım. Ankara'nın doğusunda, Hattuşa'nın arşiv odalarında bulunan binlerce kil tablet arasında, Troya'nın hikâyesini bambaşka bir dilden — Hititçeden — okumamızı sağlayan bir avuç belge var.

Bu belgelerde Wilusa adında bir krallık geçer: Hitit İmparatorluğu'nun batı ucunda, denize yakın, zaman zaman sorun çıkan bir vasal devlet. Araştırmacıların bugün ağırlıkla benimsediği görüşe göre Wilusa, Yunanca (W)ilios'un — yani İlyada'ya adını veren İlion'un — Hititçe söylenişidir. Kesin kanıtlanmış bir eşleştirme değil bu; tartışma sürüyor. Ama coğrafya, kronoloji ve ses bilgisi aynı yeri gösteriyor: Hisarlık'taki höyük.

Tabletlerde bir de Ahhiyawa geçer: denizin ötesinde, Hitit kralının zaman zaman "kardeşim" diye hitap edecek kadar ciddiye aldığı bir güç. Ahhiyawa'nın, Homeros'un Akhalarıyla — Miken dünyasıyla — aynı olduğu görüşü de bugün çoğunluğun benimsediği ama yine yüzde yüz kesinleşmemiş bir eşleştirmedir. Ve işte tabletlerin söylediği en çarpıcı şey: Hitit ve Ahhiyawa, Wilusa yüzünden karşı karşıya gelmiştir. Tawagalawa Mektubu diye bilinen belgede Hitit kralı, Ahhiyawa kralına geçmişte "Wilusa meselesi yüzünden aralarında düşmanlık olduğunu" hatırlatır. Batı Anadolu kıyısında Piyamaradu adlı bir maceracının Hitit otoritesine karşı Ahhiyawa desteğiyle yürüttüğü akınlar da başka mektuplarda uzun uzun şikâyet konusudur.

Ve bir antlaşma: MÖ 13. yüzyılın başlarında Hitit kralı II. Muwatalli, Wilusa tahtındaki adamla bir vasallık antlaşması imzalar. Kralın adı Alaksandu'dur. Paris'in öteki adını hatırlıyor musunuz? Aleksandros. Bir Wilusa kralının, Troyalı prensin Yunanca adını andıran bir isim taşıması tesadüf olabilir — olmayabilir de. Kimse kesin konuşamıyor; ben de konuşmayacağım. Ama antlaşmanın tanık listesine bakınca insanın tüyleri diken diken oluyor: Wilusa'nın tanrıları arasında Appaliunas adı geçer. Surların dibinde adını daha önce fısıldadığımız o tanrı — Apollon'un olası Anadolu atası — bir hukuk belgesinde, tanık sıfatıyla karşımızdadır. Homeros'ta Troya'nın en büyük koruyucusu olan tanrı, kil üzerinde de Troya'nın (muhtemel) adının yanında durur.

Peki tabletler savaşın nedenini söylüyor mu? Helen'i değil elbette. Ama haritayı söylüyor. Troya, Çanakkale Boğazı'nın girişinde oturur ve Tunç Çağı'nın yelkenli gemileri için bu boğaz bir duvardır: kuzeyden esen inatçı rüzgâr ve ters akıntı, gemileri günlerce, bazen haftalarca bekletir. Beklenecek en iyi yer ise Troya'nın dibindeki koylardır. Boğazı geçmek isteyen herkes — Karadeniz'in tahılına, metaline, atına uzanmak isteyen herkes — bu şehrin gölgesinde demirlemek zorundadır. Böyle bir konum zenginlik demektir; zenginlik, göz demektir. Miken dünyasının genişleme çağında, Hitit nüfuzunun batı sınırındaki bu zengin liman kentinin çekişme konusu olması için kimsenin kimseyi kaçırmasına gerek yoktur.

Belki de mit ile belge, aynı gerçeğin iki dilidir. Tabletlerdeki vasallık antlaşmaları tanrıların tanıklığında edilen yeminlerle mühürlenir; bozulmaları savaş sebebidir. Tyndareos yemini de tam olarak budur — bir ittifak hukuku, şiirin diline çevrilmiş hali. Homeros'un gemi kataloğundaki o arşiv belgesi tadını hatırlayın: belki de destan, gerçekten de bir dünyanın diplomatik hafızasını, isimleri ve sayıları bozulmasın diye ölçüye dizip ezberledi. Savaşın nedeni bir kadın mıydı, bir boğaz mı? İkisi de aynı cümlenin içinde durabilir: erkekler, ele geçirilecek güzel bir şey gördüler.



Sonraki Bölüm: On yılın en uzun elli bir günü. Akhilleus neden savaşmayı bırakır, Hektor neden kaçamaz — İlyada'nın kapısından içeri giriyoruz.



Bu bölüm için okuma önerileri

  • Homeros, İlyada (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — II. Bölüm (Gemi Kataloğu) ve III. Bölüm (Helen'in surlardan savaşı seyrettiği teikhoskopia sahnesi); Homeros'un Helen'ini kendi ağzından dinlemek için.
  • Joachim Latacz, Düş ve Gerçek: Troia (çev. M. Ali Kaya, Homer Kitabevi, 2009) — Wilusa–Ahhiyawa dosyasının ve "destanda tarih var mı" sorusunun en dengeli, güncel özeti.
  • Trevor Bryce, The Trojans and Their Neighbours (Routledge, 2006) — Alaksandu Antlaşması, Tawagalawa Mektubu ve Tunç Çağı diplomasisi; Troya'ya Hitit tarafından bakış. (Henüz Türkçe çevirisi yok)
  • Herodotos, Tarih (çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — II. Kitap (113–120. paragraflar); Helen'in Mısır versiyonu ve mitin akılla ilk sorgulanışı.
  • Euripides, Helen (çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — Hayalet Helen (eidolon); on yıllık savaşı bir yanlış anlamaya dönüştüren radikal tragedya.
  • Sappho, Şiirler / Fragmanlar (çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) — Fragman 16; "Kimine göre atlılar..."; kaçan değil, seçen Helen'in en eski ve en güzel savunusu.
  • Gorgias, "Helen'e Övgü" (Sofist Fragmanları içinde, çev. M. Cengiz Hatip Kırpık, Pinhan Yayıncılık, 2014) — Helen'i sözel retorik ve mantık yürütmeyle aklayan antik dünyanın ilk ünlü savunma metni (encomium).