7.Kadın:Tuğba Tuğba, İstanbul’un Bahçelievler semtinde, soğuk bir kış gecesi dünyaya geldi.
Ailenin ikinci çocuğuydu. Kendisinden beş yaş büyük bir ağabeyi vardı. Ağabeyi dünyaya geldiğinde herkes onun güzelliğine hayran kalmıştı. Bembeyaz teni, masmavi gözleri ve dalgalı saçlarıyla daha bebekliğinden itibaren dikkat çekiyordu. Beş yaşına geldiğinde ise güzelliği iyice belirginleşmiş, ailenin göz bebeği olmuştu.
Tuğba ise ağabeyinin aksine kara kuru bir kız çocuğu olarak doğmuştu.
Babaannesi, daha onu ilk gördüğü günden itibaren bu yüzden yüzüne bile bakmamıştı. Çirkin olduğunu düşündüğü torununa karşı sevgisini saklamakla kalmamış, varlığını bile kabullenmek istememişti.
Ama Tuğba’nın annesiyle babası için durum bambaşkaydı.
Onlar kızlarını bütün kalpleriyle sevmişlerdi.
Tuğba, bir süre sadece anne ve babasının sevgisiyle büyüdü. Sonra konuşmaya, yürümeye, babasının peşinden dolaşmaya başladı.
Kız çocukları babalarını çok sever derlerdi.
Tuğba’nın babasına duyduğu sevgiye tanık olan herkes, bu sözün ne kadar doğru olduğunu o zaman anladı.
Tuğba babasına adeta tapıyordu.
Babası da kızını gözünden sakınıyordu.
Birbirlerine duydukları sevgi, Tuğba’nın çocukluğunun en güzel tarafıydı.
İlkokul bitmiş, ortaokul yılları başlamıştı.
Tuğba yaşıtlarına göre daha uzun boylu ve yapılı bir kızdı. Dersleri çok parlak değildi ama çalışkanlığıyla ortaokulu tamamlamıştı.
Tam o sıralarda annesi hastalandı.
Bağırsaklarında tıkanıklıklar ve yaralar vardı. Zorlu bir ameliyat geçirdi. Hastaneden çıktıktan sonra da uzun bir iyileşme sürecine girdi.
Tuğba, annesinin bakımını büyük ölçüde üstlendi.
Bunu bir yük olarak görmüyordu.
Tam tersine, annesine yardım edebildiği için mutluydu.
Annesi de kızına baktıkça içi sevgiyle doluyordu.
“İyi ki seni doğurmuşum,” derdi bazen.
Ama hastalık bitmemişti.
Ameliyat başarılı geçmişti fakat bu kez midesiyle ilgili ciddi bir sorun ortaya çıkmıştı. Üç ay sonra ikinci bir ameliyat daha geçirdi.
Tuğba bütün bu süreç boyunca annesinin yanındaydı.
Okullar yeniden açıldığında lise çağına gelmişti.
Ama Tuğba liseye gitmek istemedi.
Çünkü artık kendisini ailesine karşı sorumlu hissediyordu.
Babası evden çalışıyor, bijuteri ve takı işleri yapıyordu. Kazancı fazla değildi. Ağabeyi de askere gitmişti.
Evin gelirinin azaldığı o günlerde Tuğba kendi kendine bir karar verdi:
Çalışacaktı.
Bir gün karşı komşunun kızıyla konuştu.
Kız bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyordu.
“Ben de çalışabilir miyim orada?” diye sordu.
Arkadaşı gülümsedi.
“Yarın benimle gel. Şefle konuşuruz. Eğer seni işe alırsa beraber gidip geliriz. Bana da arkadaş olursun.”
O akşam yemek masasında konuyu anne ve babasına açtı.
Babası sessiz kaldı.
Annesi ise kızına baktı.
“Sen bilirsin,” dedi.
Ertesi gün Tuğba arkadaşıyla birlikte atölyeye gitti.
Şefle konuşurken hiç bilmediği bir işi yapmaya talip olmanın heyecanını yaşıyordu.
“Konfeksiyon işinden anlamıyorum,” dedi açıkça. “Ama bana öğretirseniz çok hızlı öğrenirim. Çok da çalışırım.”
Şef, karşısındaki açık sözlü ve hevesli genç kızdan hoşlandı.
“Gel, başla,” dedi.
Tuğba ertesi sabah işe koyuldu.
İşini seviyordu.
Öğrenmeye açtı.
Makinenin başında geçirdiği her saat, onun için yeni bir şey öğrenmek demekti.
Yaklaşık iki yıl içinde işinde oldukça ilerledi. Makinenin başında seri çalışması, el becerisi ve öğrenme isteği herkesin dikkatini çekmeye başladı.
Bir gün atölyenin şefi Hasan Abi ona bakıp gülümsedi.
“Sen böyle devam edersen yakında kendi atölyeni açarsın,” dedi.
Tuğba bu sözleri yüreğinin bir köşesine koydu.
Belki gerçekten kendi işinin sahibi olabilirdi.
Belki bir gün ailesini daha rahat yaşatabilirdi.
Bu düşünce ona güç verdi.
Ama hayat sadece işten ibaret değildi.
Tuğba artık on beş, on altı yaşlarına gelmişti.
Çocukluğunda kara kuru diye küçümsenen o kız gitmiş; yerini uzun boylu, bronz tenli, dikkat çekici bakışları olan güzel ve alımlı bir genç kıza bırakmıştı.
Her sabah işe giderken bir delikanlının kendisini izlediğini fark etmeye başladı.
Delikanlı yakışıklı ve karizmatikti.
Tuğba da onu fark etmişti.
Bir süre uzaktan bakıştılar.
Sonunda delikanlı cesaretini topladı.
Bir sabah yanına gelip:
“Selam, ben Erol. Birlikte yürüyebilir miyiz?” dedi.
Tuğba kalbinin hızla çarpmasını belli etmemeye çalışarak cevap verdi:
“Merhaba... Ben de Tuğba.”
O kısa cümle, hayatındaki ilk aşkın başlangıcı oldu.
Tuğba mutluydu.
Seviyor ve sevildiğini hissediyordu.
Çocukluğunda kendisine çirkin denmişti.
Şimdi ise biri ona hayranlıkla bakıyordu.
Uzunca bir süre gizli gizli buluşmaya devam ettiler.
Sonunda Tuğba, annesine Erol’dan bahsetmeye karar verdi.
İçinden, annesiyle konuşunca her şeyin daha güzel olacağını geçiriyordu.
Oysa annesi Erol'u çoktan duymuştu.
Kim olduğunu da araştırmıştı.
Kızına açıkça söyledi:
“O çocuk çalışmıyor. Aylak aylak geziyor, köşe başlarında durup kızların peşinde koşuyor.”
Tuğba’nın hayalleri yıkıldı.
“Bu olamaz,” dedi. “O beni seviyor. Ben de onu seviyorum.”
Ama annesi ikna olmadı.
Bundan sonra Tuğba’yı sabahları kendisi işe götürmeye, akşamları da iş çıkışında almaya başladı.
Aylar böyle geçti.
Tuğba sonunda Erol’dan uzaklaştı.
Ve kendisini yeniden işine verdi.
Bir gün atölyeye gelen fabrika müdürlerinden biri Tuğba’ya bir model uzattı.
“Bunu dikebilir misin?”
Tuğba modeli aldı.
Sadece verilen örneği dikmekle kalmadı; aynı modele kendi yorumunu da kattı ve iki farklı örnek hazırladı.
Fabrika müdürü ortaya çıkan işten etkilendi.
Bir süre sonra Tuğba’ya bir teklifle geldi.
“Bir yer tut. Makinaları ve malzemeleri ben vereceğim. Sen ekibini kur, bizim için çalış. Sen kiranı ve işçilerinin maaşını ödersin. Ürün başına da ödeme yaparız. Diğer atölyelere ne veriyorsak sana da aynısını veririz.”
Tuğba’nın yüreğini büyük bir heyecan kapladı.
Hasan Abi'nin yıllar önce söylediği söz gerçekleşiyordu.
Kendi atölyesini kuracaktı.
Çok çalıştı.
Gece gündüz demeden uğraştı.
Ekibini kurdu.
İşini büyüttü.
Ve sonunda kendi ayakları üzerinde duran genç bir kadın oldu.
Bir süre sonra biraz sosyalleşmeye de başladı. Arkadaşlarıyla sinemaya gidiyor, kafelerde oturuyor, hayatın küçük mutluluklarını yeniden keşfediyordu.
Kazancı iyiydi.
Ailesine destek olabiliyordu.
Hayat ilk kez onun yüzüne gülümsüyor gibiydi.
Sonra bir gün bir arkadaş buluşmasında başka bir adamla tanıştı.
Adam onu gördüğü anda gözlerini Tuğba’dan ayıramamıştı.
Sohbet ettiler.
Kendinden bahsetti.
Tuğba onu dinlerken içinden,
“Düzgün birine benziyor,” diye geçirdi.
Sonra yeniden buluştular.
Adam şık giyiniyor, zarif davranıyor, Tuğba’ya kendisini özel hissettiriyordu.
Tuğba bu ilgiden hoşlanmıştı.
Durumu annesine anlattı.
Annesi,
“Tanıştır beni,” dedi.
Bir kafede buluştular.
Uzun uzun konuştular.
Tuğba’nın annesi kızına dönüp:
“Bu çocuk iyi birine benziyor. Akıllı, kibar, işi gücü var. İstersen ben de onaylarım,” dedi.
Çok geçmeden ailesiyle birlikte Tuğba’yı istemeye geldiler.
Tuğba yirmi yaşında sözlendi.
Yirmi bir yaşında evlendi.
İlk zamanlarda her şey yolundaydı.
Tuğba atölyesinin başındaydı.
Eşi ise bir inci fabrikasında ekip başı olarak çalışıyordu. Kadın ayakkabıları ve çantalarının üretiminde görev yapıyordu.
İki insan da çalışıyor, kendi hayatlarını kuruyordu.
Fakat zamanla kocasının tavırları değişmeye başladı.
Bir gün işe gitmedi.
“İşten çıkarıldım,” dedi.
Tuğba üzülse de sakin kaldı.
“Başka iş bulursun,” dedi.
Ama başka iş bulduğu halde uzun süre çalışmadı.
Bulduğu işlerden kısa süre sonra ayrıldı.
Bazen Tuğba’nın atölyesine geliyor, çalışanları rahatsız ediyor, iş düzenini bozuyordu.
Tuğba sonunda dayanamadı.
“Atölyeye gelme. Ya iş bulup çalış ya da evde otur,” dedi.
Fakat işsizlik uzadıkça uzadı.
Tuğba hamile kaldı.
Hamileliği ağır geçiyordu.
Dinlenmesi gerekiyordu.
Bu dönemde atölyenin sorumluluğu büyük ölçüde kocasının üzerine kaldı.
Sonunda doğum vakti geldi.
Tuğba bir erkek çocuk dünyaya getirdi.
Adını Buğra koydu.
Oğlunu kucağına aldığı anda hayatında bambaşka bir sevgi olduğunu anladı.
Buğra artık onun için dünyadaki en değerli varlıktı.
Ama atölyede işler yolunda gitmedi.
Fabrika verdiği makineleri geri aldı.
Atölye kapandı.
Tuğba'nın kocası ise düzenli bir işte tutunamıyordu. Bir işe giriyor, birkaç ay sonra çıkıyordu. En uzun çalışma süresi bile altı ayı geçmiyordu.
Tuğba, Buğra üç yaşına geldiğinde yeniden çalışmaya başladı.
Oğlunu sabahları annesine bırakıyor, akşam iş çıkışında alıp evine götürüyordu.
Eski fabrikasıyla yeniden anlaştı.
Yeni bir atölye kurdu.
Çalışmaya başladı.
Buğra sekiz yaşına geldiğinde büyük ölçüde anneannesinin yanında büyümüştü.
Tuğba ise hem kendi evinin hem anne ve babasının yükünü taşıyordu.
İki eve birden bakıyordu.
Kocası ise sürekli bahaneler üretiyor, kısa süreli işlere girip çıkıyordu.
Bir gün yine bir “çözüm” bulduğunu söyledi.
Beyaz eşya mağazalarından taksitle ürün alıp nakit satacağını anlattı.
Tuğba bunun neye dönüşeceğini hemen fark etti.
Borçlar büyüyebilirdi.
Ve büyüdü.
Tuğba artık hayatının böyle devam edemeyeceğini düşündü.
Boşanmaya karar verdi.
Kocasına söylediğinde aldığı cevap kesin oldu:
“İmkânsız. Ben boşanmam.”
Ama Tuğba kararını vermişti.
Üstelik bir yıl önce babasını kaybetmişti.
Zaten acılı bir dönemden geçiyordu.
Bir de kocasının borçları ve düzensiz hayatıyla uğraşacak gücü kalmamıştı.
Boşanma davasını açtı.
Mahkeme sürecinde kocasının davranışları üzerine hâkim psikiyatrik değerlendirme yapılmasını istedi.
Bir ay sonra yapılan değerlendirmede psikolojik bir bozukluk tanısı konuldu.
Mahkeme sonucunda çift boşandı.
Fakat boşanma, Tuğba için huzurun başlangıcı olurken eski eşi için bitmeyen bir öfkenin başlangıcı oldu.
Tehditler savurmaya başladı.
Bir gün Tuğba'yı sokak ortasında bıçakladı.
Çevredeki insanların müdahalesiyle kaçtı.
Tuğba hastaneye kaldırıldı.
Darp raporu aldı.
Hakkında uzaklaştırma kararı çıkartıldı.
Ama korku bitmedi.
Tuğba oğluna babası hakkında hiçbir zaman kötü konuşmadı.
Buğra'nın babasını sevmesini istiyordu.
Oğlunun içinde nefret büyüsün istemiyordu.
Kendi yaşadığı acının oğlunun kalbine de yerleşmesine izin vermek istemiyordu.
Fakat eski eşi tehditlerine devam ediyordu.
Üstelik evleri birbirine çok yakındı.
Tuğba artık orada yaşamak istemiyordu.
Başka bir semtte ev tuttu.
Eşyalarını taşıyacak nakliyecilerle anlaştı.
Hem evini hem işini başka bir yere taşıyacaktı.
O gece babası Buğra'yı yanına almıştı.
Sabah annesine bırakacaktı.
Sabah saat tam altıydı.
Tuğba, zil sesiyle uyandı.
Kapı otomatiğine bastı.
Oğlunun geldiğini düşünüyordu.
Biraz sonra kapı çaldı.
“Buğra'm gelmiş,” diyerek kapıyı açtı.
Karşısında eski kocasını gördü.
Her şey bir anda oldu.
Adam içeri girmeye çalıştı.
Tuğba çığlık attı:
“Dayııı! Yardım et!”
Bir alt katta oturan dayısı yatağından fırladı.
“Koş, yardım et!”
Dayısı merdivenleri koşarak çıktı.
Yengesi de onun ardından Tuğba'nın yardımına koştu.
Apartmanın kapısında bir arbede yaşanıyordu.
Sonra eski koca yanında getirdiği benzin bidonunu çıkardı.
Bir anda herkesin üzerine benzin dökmeye başladı.
Çakmağı yaktı.
Alevler bir anda yükseldi.
Adam kaçıp apartmandan uzaklaşmaya çalıştı.
O sırada Tuğba'nın annesinin doğup büyüdüğü evin karşısındaki fırında çalışan esnaflar olanları fark etti.
Kaçan adamın peşinden koştular.
Onu yakaladılar ve kaçmasına engel oldular.
Ama apartmanda yangın büyümüştü.
Alevler bir anda bütün binayı sardı.
O sabah bir ailenin hayatı birkaç dakika içinde geri dönülmez biçimde parçalandı.
Tuğba da dahil olmak üzere beş kişi yangında hayatını kaybetti.
Geriye yalnızca küle dönen bir ev, kömürleşmiş bedenler ve hiçbir zaman silinmeyecek görüntüler kaldı.
Tuğba'nın oğlu Buğra da babasının başlattığı yangının içinde hayatını kaybetmişti.
Bir anne, oğlunu koruyamadan;
bir çocuk, kendisini koruması gereken insanların yarattığı şiddetin içinde;
bir aile ise birkaç dakikanın içinde yok olmuştu.
Geride Tuğba'nın ağabeyi, dayısının üç çocuğu ve diğer yakınları kaldı.
Onlar artık aynı insanlar değildi.
Acıları büyüktü.
Öfkeleri derindi.
Ve bazı sabahlar, saat tam altıda çalan bir kapı zili bile insanın bütün hayatını yeniden başlatabilecek kadar korkunç olabilirdi.
Tuğba'nın hikâyesi, geride kalanların hafızasında böyle kaldı:
Bir zamanlar kendisine “çirkin” denilen küçük bir kız çocuğunun büyüyüp kendi emeğiyle ayakta duran, ailesine bakan, oğlunu bütün kalbiyle seven bir kadına dönüşmesinin...
Ve kurduğu hayatın, şiddet karşısında bir anda küle dönüşmesinin hikâyesi.
7. Kadın:Tuğba
Y
·
10 dk okuma
düzenlendi
7. Kadın:Tuğba
Y
Acemi yazar ama gerçek hikayeleri yazıyor...
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın.
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!