5. KADIN: ZEHRA
Zehra, Van’ın köylerinden birinde, geleneklerin ve suskunluğun hüküm sürdüğü bir evde dünyaya geldi.
Ailenin dördüncü çocuğuydu.
Dördüncü çocuk da kız olunca babası Kamil’in yüzündeki umut iyice silinmişti. Dört kız çocuğunun babası olmak, onun gözünde bir sevinç değil, neredeyse bir talihsizlikti. Zehra daha dünyaya geldiği gün, babasının gözünde değerini kaybetmişti.
Üstelik Kamil, dört kız çocuğunun ardından bir erkek evlat sahibi olabilmek umuduyla, Zehra’nın annesinin üzerine Zülfiye’yi kuma getirmişti.
Zülfiye gençti.
Kamil, onun hamile kaldığını öğrendiğinde dünyalar onun olmuştu. Bu kez bir erkek çocuğu olacağından emindi. Zülfiye’nin hamileliği boyunca evde herkesin ona hizmet etmesini emretti. Ne isterse yapılacak, ne söylerse yerine getirilecekti.
Dokuz ayın sonunda doğum başladı.
Ebe kadın, doğumun ardından yüzünde büyük bir tebessümle Kamil’in karşısına çıktı.
— Oğlun oldu!
Kamil’in yıllardır beklediği haber buydu.
Kucağına verilen bebeğe bakarken gözleri gururla doldu. Köyde davullar çalındı, koçlar kesildi, sofralar kuruldu. Kamil, erkek evladının doğumunu bütün köye ilan edercesine büyük bir şölen verdi.
Artık o evde kimse Zülfiye’ye ve oğluna yan gözle bakamayacaktı.
Zehra ise annesi ve üç ablasıyla aynı odada yaşamaya devam etti.
Erkek çocuğun doğmasıyla birlikte evdeki yük daha da ağırlaşmıştı. Hayvanların bakımı, tarla işleri, yemek, temizlik, su taşıma... Ne varsa kızların ve annelerinin sırtına yüklenmişti.
Zülfiye ise evin içinde adeta bir kraliçe gibi yaşıyordu.
Canı ne isterse yaptırıyor, en küçük bir huzursuzlukta kızları babalarına şikâyet ediyordu.
Zehra daha çocuk yaşta büyümek zorunda kaldı.
Oyun oynaması gereken yaşlarda ev işi yapıyor, hayvanların bakımına yardım ediyor, tarlada çalışıyor, bir yandan da kendisinden yalnızca üç yaş küçük olan erkek kardeşinin bakımına koşuyordu.
Çocukluğu sessizce elinden alınıyordu.
Sonra hayat ona daha büyük bir acı verdi.
Zehra henüz dokuz yaşındayken annesini kaybetti.
Annesinin ölümüyle birlikte evde onu koruyabilecek, saçını okşayabilecek, korktuğunda arkasına saklanabileceği tek insan da gitmişti.
Artık evde Zülfiye’nin sözü geçiyordu.
Zülfiye’nin canı sıkıldığında kızlardan biri mutlaka suçlu bulunuyordu. Şikâyetler babaya ulaşıyor, Kamil de kızlarını döverek cezalandırıyordu.
En çok da Zehra...
Bazen dayağın ardından cezası daha da ağır oluyordu.
Geceyi ahırda geçirmesi isteniyordu.
Karanlıkta, hayvanların arasında, soğuk toprağın üzerinde sabahı bekliyordu Zehra.
Başlarda korkuyordu.
Sonraları alıştı.
Dayak sıradanlaştı.
Ahırda uyumak sıradanlaştı.
Aşağılanmak, korkmak, cezalandırılmak... Bunların hepsi hayatın normal bir parçasıymış gibi gelmeye başladı.
Zehra artık on beş yaşındaydı.
Kahırla büyümüş, çocukluğu elinden alınmış, sevgiyi neredeyse hiç tanımamıştı.
Sonra bir gün İstanbul'dan bir haber geldi.
Amcasının büyük oğlu Mehmet köye gelmişti. İstanbul’da inşaat işlerinde çalışıyordu. Amca oğullarının çoğu gibi o da aynı inşaat firmasında çalışıyordu.
Firmanın sahibi Oğuz Bey’in annesi hastaydı ve yanında ona bakacak genç, güçlü bir kadına ihtiyaç vardı.
Mehmet’in aklına Zehra geldi.
Aile o gece karar verdi.
Zehra İstanbul’a gidecekti.
Hasta kadının bakımını üstlenecek, ev işlerine yardım edecekti.
Zehra için İstanbul bambaşka bir dünyaydı.
Şehir gözünü korkutmuştu.
Kocamandı.
Kalabalıktı.
Ama asıl şaşkınlığı gittiği evde yaşadı.
Hayatında hiç görmediği kadar büyük ve güzel bir evdi bu.
Üstelik evin içinde tuvalet vardı.
Kışın ortasında tuvalet ihtiyacı için dışarı çıkmak zorunda kalmıyordu.
Ev sıcacıktı.
Üşümüyordu.
Çöp bile kapının önüne bırakılıyordu. Apartman görevlisi gelip alıyordu.
Zehra, ilk kez hayatında kendisine ağır gelmeyen bir yaşamın mümkün olduğunu görüyordu.
İstanbul’a geleli neredeyse iki yıl olmuştu.
Ve Zehra’nın dünyasına bir insan daha girmişti.
Apartman görevlisi Murat.
Zamanla arkadaş oldular. İzin günlerinde birlikte dışarı çıkıyor, Zehra’nın hiç bilmediği yerleri geziyor, ona İstanbul’u gösteriyordu.
Zehra için her şey yeniydi.
Murat ona şehir hayatını öğretiyor, Zehra ise yıllardır ilk kez birinin kendisiyle ilgilenmesinin mutluluğunu yaşıyordu.
Fakat Zehra’nın bilmediği bir gerçek vardı.
Murat evliydi.
Bir oğlu vardı.
Karısı ve çocuğu köyde ailesinin yanında yaşıyordu.
Murat bunu Zehra’ya söylememişti.
Zehra onu bekar sanıyordu.
Zamanla arkadaşlık başka bir şeye dönüştü.
Zehra, Murat’ı sevdi.
Belki de hayatında ilk kez bir erkeğin kendisini sevdiğine inanmıştı.
Hayaller kurmaya başladı.
Gelinlik giyecekti.
Düğünü olacaktı.
Murat’la evlenecekti.
Bir yuvası olacaktı.
Çocukluğunda hiç yaşayamadığı o sıcak aileyi kendisi kuracaktı.
Murat’la düğünlerini bile konuşuyorlardı.
Zehra, evleneceklerine inanıyordu.
Bu yüzden aralarındaki yakınlığın yanlış bir tarafı olduğunu düşünmedi.
Bir yıldan fazla böyle geçti.
Derken baktığı hasta kadın hayatını kaybetti.
Cenazenin ardından Zehra amcasının evine döndü.
Babası bu sırada kararını çoktan vermişti.
Zehra artık on dokuz yaşına gelmişti.
Evlendirilecekti.
Köyde uygun bir talip bulundu.
Nişan hazırlıkları başladı.
Zehra ise çaresizlik içinde Murat’ı aradı.
Belki Murat gelip onu kurtarırdı.
Belki birlikte bir hayat kurabilirlerdi.
Ama telefonda duyduğu sözler, Zehra’nın içinde kurduğu bütün dünyayı yıktı.
Murat evliydi.
Bir de oğlu vardı.
Onunla evlenemezdi.
Zehra’nın içindeki umut o gün öldü.
Nişan yapıldı.
Düğün hazırlıkları başladı.
Fakat Zehra’nın bedeninde başka bir gerçek büyüyordu.
Karnı giderek belirginleşiyordu.
Kimsenin fark etmemesi için bol elbiseler giymeye başladı.
Ama üvey annesi Zülfiye durumu fark etti.
Ve babasına söyledi.
Kamil’in öfkesi korkunçtu.
Zehra’yı öyle dövdü ki kemikleri kırılacak hâle geldi.
Karnındaki bebeği de kaybetti.
Sonra nişan bozuldu.
Zehra, artık yalnızca cezalandırılmıyordu.
Bir suçlu gibi görülüyordu.
Ahıra kapatıldı.
Bu kez zincire vuruldu.
Aile büyükleri kendi aralarında bir karar verdiler.
Ailenin “namusunu temizlemek” için Zehra’nın öldürülmesi gerekiyordu.
Ama bunu kim yapacaktı?
Kararı on dört yaşındaki amca oğlu Veli’ye verdiler.
Henüz çocuktu Veli.
Ama eline bir silah verdiler.
Zehra ahırdan çıkarıldı.
Bir arabaya bindirildiler.
Van Gölü’nün kıyısına götürüldüler.
Plan basitti.
Veli, Zehra’yı vuracak, ardından cesedini göle atacaktı.
Aile büyükleri onların arkasından gelecek, her şey bitmiş olacaktı.
Ama gölün kıyısında iki insan, kendilerinden beklenen korkunç kararı veremedi.
Veli, ablası gibi gördüğü Zehra’yı öldürmek istemiyordu.
Zehra ise on dört yaşındaki Veli’nin ellerini kana bulamasını istemiyordu.
İkisi uzun süre sessizce oturdular.
Gölün suları önlerinde ağır ağır hareket ediyordu.
Zehra sonunda Veli’ye döndü.
— Sen elini kana bulama. Hapse girme...
Veli sustu.
Zehra kararını vermişti.
Bir anda ayağa kalktı ve kendisini gölün sularına bıraktı.
Veli, hiç düşünmeden arkasından suya atladı.
Belki onu kurtarabilirdi.
Belki ablasını kıyıya çıkarabilirdi.
Ama ikisi de yüzme bilmiyordu.
Birbirlerine tutunmaya çalışırken suda çırpınıp durdular.
Bata çıka...
Birbirlerini bırakmadan...
Hava kararmaya başlamıştı.
Onları göl kenarına bırakıp giden araba, Veli’yi almak için geri döndüğünde kıyıda kimse yoktu.
Zehra da yoktu.
Veli de...
Aile büyükleri sabahı beklediler.
Sonra göl kıyısına geldiler.
Aramaya başladılar.
Zehra’nın cesedini bulacaklarını düşünüyorlardı.
Ama karşılarına çıkan manzara, onları bile sessizliğe gömdü.
İki beden kıyıya vurmuştu.
Birbirlerine sarılmışlardı.
Sanki son ana kadar birbirlerini bırakmamışlardı.
On dokuz yaşındaki Zehra, kendisini öldürmek için getirilen on dört yaşındaki Veli’nin katil olmasına izin vermemişti.
Veli ise ablasının suda çırpınışlarına dayanamayarak onu kurtarmaya çalışmıştı.
İkisi de yaşamayı hak eden iki genç candı.
Ama ikisi de yaşatılmadı.
Jandarma tarafından bulunan iki cenaze için, olayın cinayet ya da öldürülme emri olduğunun ispatlanamaması nedeniyle, dosyaya Van Gölü’ne girip boğulma şeklinde kayıt düştü.
Gerçek ise gölün karanlık sularında kaldı.
Zehra’nın susturulan sesiyle...
Veli’nin eline tutuşturulan silahla...
Ve bir çocuğa cinayet işlemesi emrini verecek kadar kararan bir zihniyetle...
Örf ve âdet adı altında sürdürülen cehalet, bir kez daha iki hayatı aldı.
Bir kadın öldürüldü.
Bir çocuk, katil olmaya zorlandı.
Ve sonunda göl, ikisini de birbirine sarılmış hâlde geri verdi.
Belki de o gece Van Gölü, insanların saklamak istediği gerçeği sessizce üzerine aldı.
Çünkü bazı ölümler yalnızca insanları değil, insanlığın kendisini de sorgulatır.
İstersen 6. kadının hikâyesini de aynı üslupta, “7 Kadının Hikâyesi” kitabının bütün bölümleriyle aynı edebî bütünlüğü taşıyacak şekilde düzenleyebiliriI