6. Kadın: Hatice
Isparta’nın küçük, sakin kasabalarından birinde dünyaya gelmişti Hatice. Bir ağabeyi ve bir ablası vardı. Ailenin yıllardır beklediği küçük kız, eve yeniden neşe ve mutluluk getirmişti. Annesi gururla bakıyordu kızına, babası ise mutluluktan yerinde duramıyordu.
Hatice, güzelliğiyle daha çocuk yaşta dikkat çeken bir bebekti. Kumral, bukleli saçları; sevgiyle bakan ela gözleri; minik, biçimli burnu ve kalemle çizilmiş gibi duran, hafif dolgun dudakları vardı. Annesi, yeni doğan kızına kendi annesinin adını vermişti. Çünkü Hatice, anneannesine öylesine benziyordu ki onu her kucağına alışında geçmişten bir sevgiye dokunur gibi oluyordu.
Evin minik Hatice’si, herkesin gönlünde ayrı bir yer edinmişti. Babası, mesai saatinin bitmesini iple çekiyor, gün boyunca sık sık saatine bakıyordu. İşten çıkar çıkmaz, sanki evde kendisini bekleyen bir hazine varmış gibi koşarak eve geliyordu.
Hatice de babasının geliş saatini adeta hissediyordu. Gözlerini kapıya dikiyor, ayak seslerini duymak için sabırsızlanıyordu. Babası kapıdan içeri girdiğinde sevinç çığlıkları atarak ona koşuyor, küçücük kollarını boynuna doluyordu. Babası ise kızını kucağına alıp kokluyor, onun kahkahalarıyla bütün yorgunluğunu unutuyordu.
Yıllar, evlerinin içinde sevgiyle ve huzurla akıp gitmişti.
Hatice ilkokula başladığında öğretmenini de sınıf arkadaşlarını da çok sevmişti. Her gün okuldan döndüğünde annesinin yanına oturur, o gün yaşadıklarını uzun uzun anlatırdı. Başarılı bir öğrenciydi. Okumayı kısa sürede öğrenmiş, öğretmeni tarafından yakasına kırmızı kurdele takılmıştı.
Hatice, o kurdeleyi büyük bir gururla taşıyordu. Annesi her gördüğünde kızının saçlarını okşuyor, babası ise onunla övünmekten hiç yorulmuyordu.
Beşinci sınıfa geldiğinde çocukluktan genç kızlığa doğru hızla ilerliyordu. Uzun boyu, biçimli vücudu ve güzel yüzüyle kasabada dikkat çekiyordu. Erkek çocuk anneleri, Hatice’yi gördüklerinde birbirlerine anlamlı bakışlar atıyor, onun gibi bir gelini kim istemezdi ki?
Hatice ise bütün bu bakışlardan habersiz, hayatına dair güzel hayaller kuruyordu.
Kasabanın ortaokuluna başladığında derslerindeki başarısı devam etti. Öğretmenleri onun azmini takdir ediyor, Hatice de her geçen gün geleceğe dair umutlarını büyütüyordu. Ortaokulu bitirdiğinde lise okumak istediğini ailesine söyledi. Fakat kasabada lise yoktu. Şehre gidip gelmesi gerekecekti.
Babası, kızının gözlerindeki isteği görünce hiç düşünmeden konuştu:
— Okumak istiyorsan seni okuturum, kızım.
Hatice’nin yüzü aydınlandı.
— Evet, baba. Ben okumak istiyorum.
Babasının desteğiyle lise birinci sınıfa başladı. Dersleri yine çok iyiydi. Her sınavdan yüksek notlar alıyor, geleceğine dair umutlarını her gün biraz daha büyütüyordu.
Fakat hayat, tam da güzel günlerin kapısını aralamışken ona ağır bir darbe indirdi.
Babası bir trafik kazasında hayatını kaybetti.
Hatice, babasının ölümünü kabullenemedi. Eve her dönüşünde kapıya bakıyor, bir an için babasının her zamanki gibi içeri gireceğini sanıyordu. Sonra evin sessizliği, gerçeği yeniden yüzüne vuruyordu.
Babasının yokluğu yalnızca Hatice’nin yüreğinde değil, evin bütün düzeninde derin bir boşluk bırakmıştı. Annesi, yıllardır omuz omuza yaşadığı hayat arkadaşını kaybetmişti. Hatice ise hem babasını yitirmiş hem de geleceğe dair kurduğu hayallerin bir anda sarsıldığını görmüştü.
Okulu bırakmak zorunda kaldı.
Annesine destek olabilmek için bir giyim mağazasında tezgahtar olarak çalışmaya başladı.
Çalışmayı seviyordu Hatice. Düzenli, disiplinli ve sorumluluk sahibi bir genç kızdı. İşine de aynı özenle sarılmıştı. Mağazanın sahibi Yusuf Amca, Hatice’nin çalışkanlığından ve terbiyesinden çok memnundu. Zamanla ona kendi geliniymiş gibi davranmaya, hatta oğlundan söz ederken Hatice’yi övgüyle anlatmaya başladı.
Yusuf Amca’nın oğlu Ali, polis kolejinden mezun olmuş, göreve başlamıştı. Babası, Hatice gibi iyi huylu ve güzel bir kızın oğluna eş olmasını gönlünden geçiriyordu.
Bir gün Ali, polis üniformasıyla babasının mağazasına geldi. Hatice’yi ilk kez o gün, bambaşka bir gözle gördü. Uzun uzun baktı ona. Hatice’nin güzelliği, sakin tavırları ve çalışırken gösterdiği özen Ali’nin dikkatini çekmişti.
O akşam yemek masasında babası, Hatice’den söz açtı. Ali, bir süre sessiz kaldıktan sonra kararını söyledi:
— Olur baba. Ben de Hatice’yi beğendim.
Aile içinde sevinçli bir telaş başladı. Hatice’yi istemeye gideceklerdi.
Ali, o gece heyecandan uyuyamadı. Bir hafta içinde Hatice’nin annesinin kapısı çalındı. Kahveler içildi, güzel sözler söylendi, aileler tanıştı.
Hatice, başını önüne eğmişti. Yanakları kızarıyor, gözleri ışıldıyordu. Annesi, kızının sessizliğinden ve yüzündeki mutluluktan bu evliliğe gönüllü olduğunu anlamıştı.
Söz kesildi. Düğün günü kararlaştırıldı.
Üç ay içinde Ali ve Hatice evlendiler.
İlk zamanlar her şey bir masal gibiydi. Ali, işe giderken mutlu oluyor, akşamları evine büyük bir özlemle dönüyordu. Hatice, kocasının yolunu gözlüyor, onun sevdiği yemekleri hazırlıyor, evlerinin içinde küçük mutluluklar biriktiriyordu.
İki yılı aşkın bir süre böyle geçti.
Sonra Hatice, Ali’ye hamile olduğunu müjdeledi.
Bu haber, evlerinin içine yeniden büyük bir sevinç getirdi. Ali, baba olacağını öğrenince Hatice’ye sarılmış, mutluluğunu gizleyememişti. İkisi de doğacak çocuklarının hayalini kuruyor, nasıl bir hayatları olacağını konuşuyorlardı.
Dokuz ayın sonunda beklenen gün geldi.
Hatice’nin hastaneye götürüldüğünü öğrenen Ali, işinden izin alarak hastaneye koştu. Saatler süren bekleyişin ardından Hatice, doğumhaneden kucağında minik bir erkek çocukla çıktı.
Yorgundu. Yüzünde doğumun izleri vardı. Ama gözleri mutlulukla parlıyordu.
Ali, bebeğini kucağına aldığında gözleri doldu.
Oğullarının adını Murat koydular.
Murat, onların hayatının merkezi olmuştu. Hatice, oğlunun her gülüşünde dünyayı yeniden keşfediyor; Ali ise onu kucağına alıp gururla:
— Benim aslan parçam, diyordu.
Murat bir yaşına bastığında Ali’nin tayini İstanbul’a çıktı. Ali, ailesinden önce İstanbul’a giderek bir ev kiraladı. Eşyaları yerleştirdi, oğluna güzel bir çocuk odası hazırladı. Her şey hazır olduğunda Isparta’ya döndü ve sevgili eşini, aslan parçası Murat’ını alıp yeni evlerine götürdü.
İstanbul, onlar için yeni bir başlangıç olacaktı.
Fakat zamanla büyük şehrin kalabalığı, onların küçük dünyasına ağır gölgeler düşürmeye başladı.
Murat dört yaşına geldiğinde sık sık hastalanıyordu. Yapılan muayeneler sonucunda doktorlar, oğullarının kalbinde delik olduğunu söylediler.
Bu haber Hatice’nin yüreğini parçaladı.
Oğlunu iyileştirmek için çırpınıyor, hastane koridorlarında umut arıyor, geceleri Murat’ın başında sabahlıyordu. Küçücük bedeninin daha fazla yorulmasına dayanamıyordu. Her anne gibi o da çocuğunun acısını kendi bedeninde hissediyordu.
Ama Ali’nin davranışları, gün geçtikçe değişmeye başlamıştı.
Hatice, kocasının içinde bir uzaklık seziyordu. Ali artık eve daha geç geliyor, geldiğinde çeşitli bahanelerle onu eleştiriyor, hakaret ediyor, yüzüne bakmadan konuşuyordu.
Bazı geceler eve hiç gelmiyordu. Geldiğinde ise yemeğini yiyor, arkasını dönüp yatıyor, Hatice’nin varlığını görmezden geliyordu.
Hatice, bütün bunların nedenini anlamaya çalışıyordu.
Bir gün daha fazla dayanamadı.
— Ali, neden böyle davranıyorsun? Sana ne yaptım? diye sordu.
Ali, birkaç kelime geveledi. Konuyu kapattı. Hatice’nin soruları cevapsız kaldı.
Günler geçtikçe Ali ailesinden daha da uzaklaşıyordu. Bir zamanlar kucağına alıp “aslan parçam” dediği oğlu Murat da, güzeller güzeli eşi Hatice de artık onun gözünde eskisi kadar değerli değildi.
Hatice, kocasının değişen hâlini anlamaya çalışıyor ama bir türlü anlam veremiyordu.
Sorduğunda azar işitiyordu.
Sonra hakaretler başladı.
Hakaretlerin yerini zamanla dayak aldı.
Ali, en küçük bahaneyle Hatice’ye el kaldırıyordu. Hatice önce kendisini savunmaya, neden böyle davrandığını anlamaya çalıştı. Fakat her konuşma yeni bir öfke patlamasıyla sonuçlanıyordu.
Sonunda sustu.
Çünkü biliyordu ki konuşursa dayak yiyecekti.
Ama Ali, onun suskunluğuna da tahammül edemiyordu. Hatice sustukça daha çok öfkeleniyor, tekme ve yumruklarla onu cezalandırıyordu.
Hatice’nin evinde artık sevgi değil, korku hüküm sürüyordu.
Bir gün Ali, eve başka bir kadınla geldi.
Hatice, o kadının kim olduğunu sormak istedi. İçinde binlerce soru vardı. Fakat korku, kelimelerini boğazında düğümledi. Susmayı tercih etti.
Ali, hiçbir şey olmamış gibi konuştu:
— Masayı hazırla.
Hatice, sessizce masayı kurdu. Dört tabak koydu. Yemekleri servis etmek üzereyken Ali, tabaklardan ikisini kaldırdı.
— Bunları götür. Gidin mutfakta yiyin yemeğinizi, dedi.
Hatice, kocasının yüzüne baktı. Sonra başını eğdi ve tabakları mutfağa götürdü.
Ali’nin sesi yeniden yükseldi:
— Dolaptaki rakıyı ve iki kadehi getir.
Hatice söyleneni yaptı.
Salondan kahkahalar yükseliyordu. Hatice, mutfakta oğlunun yanında sessizce oturuyor, duyduğu her sesle biraz daha içine kapanıyordu.
O gece, Ali’nin başka bir kadınla aynı evin içinde, Hatice’nin gözleri önünde kurduğu aşağılayıcı yakınlık, onun ruhunda derin bir yara açtı.
Hatice, kocasının kendisine yaptıklarını anlamlandırmaya çalışırken içinde bir şeylerin yavaş yavaş öldüğünü hissediyordu.
Bu çirkin geceler zamanla tekrarlandı. Haftada iki, bazen üç kez Ali eve başka bir kadın getiriyordu. Hatice, kendi evinde bir yabancıya dönüşmüş, kendi hayatının dışına itilmişti.
Onuru kırılıyor, gururu ayaklar altına alınıyor, fakat oğlunun hatırına susmaya devam ediyordu.
Bir gün artık dayanamadı.
— Ali, ben Isparta’ya dönmek istiyorum, dedi.
Ali’nin yüzü bir anda değişti.
— Sen gidersen bize kim hizmet edecek? Bu evi kim temizleyecek?
Hatice, duydukları karşısında donup kaldı.
Ali devam etti:
— Doğru dürüst bir kadın olamadın. Bari hizmette kusur etme!
Bu sözler, Hatice’nin içinde kalan son sabrı da tüketti.
— Yeter! diye bağırdı.
Ali’nin öfkesi bir anda patladı.
Hatice’yi yumruklamaya, tekmelemeye başladı. Saçlarından tutup yerde sürükledi. Hatice’nin ağzından ve burnundan kanlar geliyordu. Fakat Ali durmak bilmiyordu.
Hatice, can havliyle kendisini korumaya çalışıyor, bir yandan da yalvarıyordu:
— Bırak beni! Gideceğim. Ne olur bırak!
Ama Ali’nin öfkesi dinmiyordu.
Hatice’nin bedeni darbeler altında ezilirken, evin içinde küçük Murat’ın korkusu büyüyordu.
Sonunda Ali, silahını çıkardı. Hatice’nin başına dayadı.
O an Hatice’nin gözlerinde korkudan çok, yıllardır içine gömdüğü acıların ve aşağılanmaların ağırlığı vardı. Belki de ilk kez, karşısındaki adama değil, kendi hayatının bütün çaresizliğine bakıyordu.
Başını dik tuttu.
Gözlerini kaçırmadı.
Ve son kez konuştu:
— Ben senin o kadınların gibi olmadım. Bari sen bir kez adam gibi ol da o silahı çek!
Silahın sesi, evin duvarlarında yankılandı.
Hatice, dik duruşuyla, gözlerini kapatmadan, onurlu ve cesur bakışlarını kaybetmeden son nefesini verdi.
Bir zamanlar babasının eve gelişini sevinç çığlıklarıyla bekleyen, annesinin anneannesine benzeterek adını verdiği o güzel kız; artık hayatta değildi.
Ali hapse gitti.
Murat, Isparta’da babaannesinin yanına gönderildi.
Güzeller güzeli Hatice ise kara toprağa emanet edildi.
İstanbul, Ispartalı kasaba çocuklarını bir kez daha yutmuştu.
Bu kez geride, bir annenin sessizliği, bir çocuğun yarım kalan çocukluğu ve toprağa gömülen bir kadının onuru kalmıştı.