Troya Müzesi ve Kapanmayan Hesaplar
Savaştan üç bin yıl sonra, aynı tepedeyiz.
Bu dizi sıcak bir yaz günü, plansız bir sapakla başlamıştı: Bozcaada'ya giden bir araba, yol kenarında bir tabela ve tabelanın çevirdiği bir yolcu. Sekiz bölüm boyunca o tepenin etrafında döndük durduk — tanrıların ördüğü surlardan altın elmaya, Helen'den Akhilleus'un öfkesine, tahta attan kazananların lanetli dönüşlerine kadar. Şimdi hikâyenin bittiği yerden değil, hikâyenin hâlâ devam ettiği yerden söz etme vakti. Çünkü Troya'nın en az bilinen serüveni, yandıktan sonra başına gelenlerdir: unutulmak, kaybolmak, bir kazma darbesiyle yeniden bulunmak ve bulunurken bir kez daha yağmalanmak.
Efsane ile toprak, dizinin ilk gününden beri yan yana yürüdü. Son bölümde de ayrılamazlar; çünkü bugünün Troyası'nda ikisi aynı şeydir.
Kaybolan Şehir
Tuhaf gelecek ama Troya, tarihin uzun bir diliminde kayıptı. Roma çağının Ilion'u — imparatorların soy kütüğünü Aineias'a bağladığı, hac gibi ziyaret edilen o kent — Geç Antik Çağ'da söndü. Depremler surları bir kez daha yıktı; değişen ticaret yolları kenti kıyıda bıraktı; Skamandros'un taşıdığı alüvyon, bir zamanlar savaş gemileriyle dolan körfezi adım adım ovaya çevirdi. Deniz çekildikçe şehir de çekildi. Bizans Çağı'nda tepede bir piskoposluk kaydı, birkaç yerleşim izi; sonra sessizlik. Orta Çağ boyunca Troya bir coğrafya olmaktan çıkıp bir metafora dönüştü: herkes hikâyeyi biliyordu, kimse yerini bilmiyordu.
Yerini bilmemek, aramaya engel değildi. Osmanlı topraklarına gelen Batılı gezginler, ellerinde İlyada, yüzyıllarca ovada dolaşıp durdular. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın gözde adayı, bugün Pınarbaşı denilen köyün yanındaki tepeydi; kaynakları Skamandros'un sıcak-soğuk pınarlarına benzetiliyordu diye nice bilgin oraya "işte Priamos'un sarayı" diye not düştü. Daha da ileri gidenler oldu: Troya'nın hiç var olmadığını, Homeros'un baştan sona bir hayal kurduğunu savunanlar, on dokuzuncu yüzyılın bilim çevrelerinde hiç de azımsanamayacak kadar fazlaydı. Efsane ile toprak arasındaki dava, en keskin haliyle o yüzyılda görüldü: bir tarafta "hepsi şiir" diyenler, diğer tarafta ovada tepe tepe dolaşan inatçı okurlar.
Bir İngiliz, Bir Milyoner
Troya'yı geri getiren süreç, dizimizin ruhuna fazlasıyla uygun: bir hak iddiası ve gölgede kalan bir alacaklı. Hisarlık'ın Troya olduğuna dair sistemli fikri ilk savunanlardan biri, bölgede toprağı da olan İngiliz konsolos ailesinden Frank Calvert'ti. Calvert tepenin bir kısmını satın almış, deneme kazıları yapmış, doğru katmanlara kadar inmişti; eksik olan tek şey, büyük kazıyı finanse edecek servetti. Servet, 1868'de çıkageldi: kendi hayatını da bir destan gibi yazan, bakkal çıraklığından milyonerliğe uzanmış, Homeros'u ezbere okuyan Heinrich Schliemann. Calvert ona tepeyi gösterdi; Schliemann tepeye kazmayı vurdu.
Sonrası, dizinin en başından hatırlayacağınız o cümle: aradığı şeye ulaşmak için aradığı şeyi yok etti. Schliemann'ın tepenin ortasına açtırdığı dev yarma, Homeros'un şehrini ararken tam da Homeros'un şehri olması muhtemel katmanları kazıp attı; Priamos'a inmek isterken Priamos'un üstünden geçti. Ve Calvert, hikâyenin dipnotuna itildi. Bu şehrin defterinde ödenmemiş bir borç daha — Laomedon'un duvar ustalarına yaptığını, on dokuzuncu yüzyıl da bir İngiliz konsolosuna yaptı.
Bir Hazinenin Yolculuğu
Schliemann'ın 1873'te bulup "Priamos'un Hazinesi" adını verdiği altınların, savaştan yaklaşık bin yıl önceye ait olduğunu dizinin başında söylemiştik; kazarken yanlış kata inmiş, yanlış krala isim yazmıştı. Ama o hazinenin asıl macerası bulunduktan sonra başlar. Schliemann altınları Osmanlı yetkililerinden kaçırıp yurt dışına çıkardı. Bir fotoğraf, bu kaçırılışın sembolü olarak tarihe geçti: genç karısı Sophia, alnında "Helen'in mücevherleri" denilen taçla objektife bakar. Binlerce yıllık altını canlı bir kadının alnına koyup ona kaçırılan güzelin adını vermek — Schliemann'ın efsane ile toprağı birbirine karıştırma biçimi, herhalde en yoğun bu karede görülür.
Hazine Berlin'e ulaştı ve yarım yüzyıl orada sergilendi. 1945'te, İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Berlin düşerken ortadan kayboldu. Yaklaşık elli yıl boyunca yok sayıldı; savaş yangınlarında eridiği bile söylendi. 1993'te Rusya, hazinenin Moskova'da, Puşkin Müzesi'nde olduğunu resmen açıkladı — Kızıl Ordu'nun savaş ganimeti olarak taşıdığı sandıkların içinde, bütün o yıllar boyunca sessizce beklemişti. Troya'dan çalınan altın, bir kez de Berlin'den çalınmıştı; ganimetin ganimeti olmuştu.
Bugün Priamos'un Hazinesi hâlâ Moskova'da. Almanya iade istiyor, Rusya savaş tazminatı sayıyor, Türkiye ise eserlerin asıl çıktığı toprağı işaret ediyor. Homeros'un şehrinden çıkan altın, üç başkent arasında paylaşılamayan bir dava dosyası olarak duruyor. Helen'i düşünmeden edemiyor insan: üç taraf, tek güzel, bitmeyen bir "kimin hakkı" kavgası. Bu hikâye kendini tekrar etmeyi seviyor. Davanın en dokunaklı duruşmalarından biri 2019'da Londra'da görüldü: British Museum büyük bir Troya sergisi açtığında, konferans kürsüsüne çıkan bugünkü Troya kazı başkanı, on dokuzuncu yüzyıldan beri dünyanın kırk dört farklı müze ve koleksiyonuna dağılmış bu eserlerin sergilenmesi gereken yerin Troya Müzesi olduğunu, dünyanın gözünün içine baka baka söyledi. O kazı başkanının kim olduğuna birazdan geleceğim; çünkü hikâyesi, bu dizinin defterine yakışıyor.
Yine de terazinin öteki kefesi bütünüyle boş değil. Schliemann sonrasında dünyanın dört bir yanına dağılmış Troya buluntularından bazıları, uzun müzakerelerin sonunda yurduna dönmeye başladı; bugün Hisarlık'ın eteğindeki müzede "eve dönen eserler" ayrı bir hikâye olarak anlatılıyor. Üç bin yıl önce bu kıyıdan gemilerle götürülen ganimetin hikâyesiyle başlayan dizi, geri gelen eserlerin hikâyesiyle kapanıyor — simetriyi ben kurmadım, tarih kurdu.
Toprağın Bugünü
Kazılar sürüyor; yüz elli yıldır, kuşak kuşak. Schliemann'ın yarmasını, onun mimarı Dörpfeld'in dokuz şehirli katman şeması izledi; 1930'larda Amerikalı Blegen'in ekibi kronolojiyi inceltti ve Troya VIIa katındaki yangın izlerini, savaş anlatısının en güçlü aday sahnesi olarak masaya koydu. Yüzyılın sonunda ise Manfred Korfmann'ın ekibi tabloyu değiştirdi: manyetometre taramaları ve yeni açmalar, kalenin eteğinde savunma hendekli, kalabalık bir aşağı şehrin izlerini ortaya çıkardı. Homeros'un "geniş caddeli İlion"u, bir tepe kalesinden ibaret değildi; Tunç Çağı ölçeğinde hatırı sayılır bir kentti.
Ama bu dizide hiçbir kesinlik bedava verilmedi; burada da verilmeyecek. Korfmann'ın "büyük Troya" tablosu, 2000'lerin başında Alman akademisini ikiye bölen sert bir tartışmaya yol açtı: kimi meslektaşları aşağı şehrin abartıldığını, kanıtın yorumu taşımadığını savundu. Hitit arşivlerindeki Wilusa'yla eşleştirme dosyası — dizinin ortasında kil tabletleriyle tanıştığımız o dava — bugün de açık; kimine göre denklem kapandı, kimine göre hâlâ bir olasılıklar dengesi. Efsane ile toprak, laboratuvar çağında bile mahkemelik. Korfmann'ın kendisi ise bu toprağa bir bilim insanından fazlasıyla bağlandı; hayatının son yıllarında Türk vatandaşlığına geçip Osman adını aldı.
Ve işte bu dizinin defterinde, nihayet düzgün ödenmiş bir borç. 1988'de, Korfmann yeni dönem kazılarını başlattığında, İstanbul Üniversitesi'nde arkeoloji okuyan birinci sınıf öğrencisi bir genç, Hisarlık'a kazı öğrencisi olarak geldi. Tübingen'e gidip Korfmann'ın yanında Troya üzerine yüksek lisansını ve doktorasını yaptı; o yazdan sonra tepeden hiç kopmadı. Hocasının ölümünün ardından kazı eşbaşkanlığını üstlendi; 2013'ten beri de kazıları o yönetiyor: Rüstem Aslan. Laomedon'un duvar ustalarını, Schliemann'ın Calvert'i dolandırdığı bu tepede, bir hoca mirasını öğrencisine eksiksiz devretti, öğrenci de o mirası büyüterek taşıdı — Troya'nın defterinde alacaklı hanesi boş kalan tek hikâye bu olabilir. Yüz elli yılı aşan kazı tarihinde tepe, ilk kez bu ülkenin bir bilim insanınca kazılıyor; üstelik şiir de yazan, Homeros'la çocuklukta tanışmış bir arkeolog eliyle. Aslan'ın döneminde tepenin yaşı da büyüdü: ekip, Korfmann'ın "Troya sıfır" diye tanımladığı en erken izlerin peşine düşüp yerleşim tarihini beş yüz yıl kadar geriye çekti — artık tepenin altında beş bin beş yüz yıllık bir hikâye olduğu söylenebiliyor. Son dönem kazıları ise doğrudan Homeros Troyası'nın güney girişine, savaşla ilişkilendirilen katmanlara odaklanmış durumda. Efsane ile toprağın davası, her yaz yeniden duruşmaya çıkıyor; kürsüde artık bu toprağın kendi yetiştirdiği bir hâkim var.
1998'de Troya UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdi. 2018'de ise tepenin dibinde, paslı görünümlü kortenden dev bir küp yükseldi: Troya Müzesi. Bina, kazı toprağından çıkmış bir buluntu gibi tasarlanmış — ziyaretçi ona doğru yürürken, tıpkı arkeolog gibi, önce bir rampayla toprağın altına iner, sonra kat kat yukarı çıkarak katmanları tırmanır. İçeride mimarinin anlattığını eserler sürdürür: dokuz şehrin çanak çömleği, altınları, mezar stelleri ve o meşhur soru, duvarlardan eksik olmaz: efsane mi, tarih mi? Müze cevap vermez; vermediği için de iyi bir müzedir. Benim gibi oraya defalarca gitmiş biri için en çarpıcı olan şeyse şu: müzenin pencerelerinden ovaya baktığınızda, vitrindeki eserle onun çıktığı toprak aynı bakışın içine sığar. Dünyada çok az müze, anlattığı hikâyenin bu kadar dibinde durur.
Ovada İki Sapak Daha
Madem dizi bir yol sapağıyla başladı, bir iki sapak önerisiyle de kapansın. Hisarlık'a gelen yolcuların çoğu, aynı ovanın taşıdığı iki komşu hikâyeyi bilmeden dönüyor.
İlki, Dalyan Köyü'nün hemen yanı başındaki Alexandria Troas. Kazananların dönüş yolculuklarını anlattığımız bölümde, İskender'in generalinin kurduğu bu kentin Troya efsanesinin imparatorluk kuran gücüne taştan kanıt olduğunu görmüştük; Roma'nın başkenti buraya taşımayı düşündüğüne dair anlatılar dolaşır. Bugün gidenler zeytinlikler arasına saçılmış bir devler sofrası bulur: Herodes Atticus'un yaptırdığı söylenen devasa hamam kompleksinin ayakta kalan kemerleri, kumun yuttuğu antik liman, süren kazıların açtığı cadde parçaları. Ve beklenmedik bir konuk: Aziz Pavlus. Yeni Ahit'e göre Pavlus, Troas'ta gördüğü bir rüya üzerine Avrupa'ya geçmiş — Hristiyanlığın Avrupa'ya adım attığı liman burasıdır. Yine Troas'ta, Pavlus'un sabaha kadar süren vaazını pencere içinde dinlerken uyuyakalıp üçüncü kattan düşen Eutykhos'un hikâyesi anlatılır. Homeros'un ovasında bir gece vaazı ve pencereden düşen bir genç: bu toprak, hikâye biriktirmekten hiç vazgeçmemiş.
İkinci sapak daha güneyde, Assos. Kıyı boyunca inerken, Gülpınar'daki Smintheion'u geride bırakıp biraz daha yol aldığınızda karşınıza çıkar. Troya efsanesiyle bağı zayıf; ama Ege'ye yukarıdan bakan Athena Tapınağı'nın sütunları arasında gün batımını görmüş, gecenin karanlığında Samanyolu'nu fotoğraflamış biri olarak, es geçmeye gönlüm razı değil. Aristoteles, Atina'dan ayrıldığı yıllarda burada bir okul kurup üç yıl felsefe okuttu; Batı düşüncesinin bir dönemeci, bu kıyı kasabasında alındı. Bir de dile yerleşmiş bir hediye: antik yazarlar, Assos taşından yapılan lahitlerin içindeki bedeni hızla "yediğine" inanırdı — sarx (et) ve phagein (yemek) kelimelerinden sarkophagos, yani "et yiyen taş." Bugün dünyanın bütün dillerinde dolaşan "lahit" karşılığı kelimenin memleketi, bu ova komşusudur.
Borcun Ödenmesi
Dizinin ilk yazısında bir niyet beyan etmiştim: bu dizi, o tepede diken diken olan tüylerin borcunu ödemek için yazılacaktı. Sekiz bölümün sonunda borcun kapanıp kapanmadığından emin değilim; Troya'yla ilgili her cevabın altından iki yeni soru çıkıyor ve galiba mesele de bu. Laomedon'un ödemediği ücretle açılan defter hiç kapanmadı: Sinon'un sahte yeminiyle, Aulis'te kesilen faturayla, Calvert'in alacaklı hanesiyle, Moskova'da bekleyen altınla kabardıkça kabardı. Üç bin yıldır kimse bu defteri kapatamadı; ben de kapatmayacağım. Sadece kendi sayfamı ekleyip kalemi bırakıyorum.
Şunu da ekleyeyim: bu dizi boyunca efsane ile toprağı bir teraziye koyup tarttık durduk ve terazi hiçbir bölümde tam olarak dengelenmedi. Artık biliyorum ki dengelenmemesi gerekiyormuş. Homeros'un şehri hem toprakta hem şiirde yaşıyor ve ikisi birbirini ne doğruluyor ne yalanlıyor — dizinin en başında söylediğimiz gibi, birbirlerine bakıp duruyorlar. Toprak, şiirin anlattığı yangının külünü saklıyor; şiir, toprağın asla veremeyeceği isimleri: Hektor'un vedasını, Priamos'un öpmek zorunda kaldığı elleri, Kassandra'nın kimsenin inanmadığı çığlığını. Kazma ile mısra, aynı tepenin iki yamacını kazıyor.
Bir dahaki sefere o tabelayı gördüğünüzde, sapın. Ada bekler; Troya da binlerce yıldır beklediğine göre sizi de bekler. Gidin, surların dibinde durun, ovaya bakın. O tepede sadece taş duvarlar yok. Bozulmuş yeminler, ödenmemiş ücretler, kaçırılan kadınlar ve kaçırılan hazineler, kaybolan destanlar ve eve dönen eserler var. Rüzgâr, ovadan sur kalıntılarına doğru estiğinde otları hışırdatır. Kulak kabartın; bu dizide anlatılan her şey, orada hâlâ anlatılıyor.
Bu dizi burada bitiyor; ama ova bitmedi. Assos'un hak ettiği derinlik, Smintheion'un fare tanrısı, kumların yuttuğu limanlar ve adını hiç duymadığınız antik kentler için önümüzdeki dönemde Defter'de yeni bir yolculuk planlıyorum: Troas kıyıları. Yolda görüşmek üzere.
Bu bölüm için okuma önerileri
- Philipp Vandenberg, Priamos'un Hazinesi: Heinrich Schliemann Troya'yı Nasıl Buldu? (çev. Deniz Çabuk – Deniz Yılmaz, Telos Yayıncılık) — Schliemann'ın romanesk hayatı ve Troya'nın yeniden keşfi.
- Caroline Moorehead, Lost and Found: The 9,000 Treasures of Troy — Hazinenin Berlin'e kaçırılışından Moskova'da yeniden ortaya çıkışına uzanan macerasının en ayrıntılı incelemesi (Türkçe çevirisi yok).
- Susan Heuck Allen, Finding the Walls of Troy: Frank Calvert and Heinrich Schliemann at Hisarlik (University of California Press, 1999; İng.) — Calvert–Schliemann ilişkisinin ve "Troya'yı asıl kim buldu" sorusunun belgeli dökümü.
- Rüstem Aslan, Yeni Başlayanlar İçin Troya (Doğan Kitap, 2018) — Güncel kazılar, dokuz katmanın özeti ve Troya Müzesi'nin hikâyesi; sahadan yazılmış başucu kaynağı.
- Joachim Latacz, Troy and Homer: Towards a Solution of an Old Mystery — Wilusa tartışmasının ve Korfmann dönemi bulgularının dengeli bilimsel sunumu (Türkçe çevirisi yok).
- Yeni Ahit, Elçilerin İşleri 16 ve 20 — Pavlus'un Troas rüyası ve pencereden düşen Eutykhos hikâyesi. Troas Ovası'nın hikâye biriktirme huyunun beklenmedik bir tanığı.
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!