Su, Tahıl, Maya ve Zaman. Doğanın bir mucizesi

Yaz akşamlarının kendine has bir ritüeli vardır.

Bir sahil kasabasında gün batımını izleyenlerin masasında, kalabalık bir şehirde iş çıkışında arkadaşlarıyla buluşanların elinde, bir festival alanında müziğe eşlik edenlerin arasında ya da evinin balkonunda sessizce oturan birinin yanında çoğu zaman aynı içecek bulunur: bira.

Bugün dünyanın hemen her köşesinde tüketilen, hakkında sayısız kitap yazılan, binlerce farklı türü üretilen bira; kimi zaman sohbetlerin eşlikçisi, kimi zaman kutlamaların konuğu, kimi zaman da yalnız geçirilen bir akşamın sessiz misafiridir.

Fakat insan bazen merak ediyor: Bu kadar sıradan görünen bir şey nasıl oldu da binlerce yıl boyunca insanların hayatında yer buldu? Bir bardak biranın içinde gerçekten ne var? Sadece su, tahıl ve maya mı? Yoksa çok daha eski bir hikâye mi?

***

Bundan binlerce yıl önce, Mezopotamya'da yaşayan bir çiftçiyi düşünün. Günün ilk ışıklarıyla tarlaya gidiyor, güneş altında çalışıyor, akşam olduğunda yorgun bedenini dinlendirmek için evine dönüyor. Hayatı basit ama zorludur. Toprak ne verirse onu yer, ne saklayabilirse onunla kışı geçirir.

Bir gün hasattan kalan arpaların bir kısmı büyük bir kil kabın içinde unutulur. Belki üzerine yağmur yağar, belki içine su sızar. Belki de rüzgârın taşıdığı görünmez misafirler gelip o kabın içine yerleşir. Günler geçer, kimse fark etmez ama doğa iş başındadır.

Tahılların içindeki şekerler, havadaki yabani mayalarla buluşur. İnsan gözünün göremediği milyonlarca canlı sessizce çalışmaya başlar. Kabın içinde küçük kabarcıklar oluşur. Koku değişir, tat değişir. Ve bir gün o çiftçi merak edip kabın içinden bir yudum alır. Belki şaşırır, belki yüzünü buruşturur, belki de hoşuna gider. Kesin olarak bildiğimiz tek şey, o an yaşanan olayın insanlık tarihinin en uzun yolculuklarından birinin başlangıcı olduğudur.

O çiftçi fermantasyonu bilmiyordu. Maya nedir, kimya, biyoloji ya da mikroorganizma nedir bilmiyordu. Ama doğanın bir dönüşüm gerçekleştirdiğini görmüştü. Bir avuç tahıl artık başka bir şeye, adeta “sıvı bir ekmeğe” dönüşmüştü. İnsanlık da bu mucizevi dönüşümün peşinden gitmeye karar verdi.

Sümerler bira üretti. Bu gizemli dönüşüme o kadar değer verdiler ki onu tanrıların bir armağanı saydılar; biranın koruyucusu olarak Ninkasi adında bir tanrıça bile yarattılar. Mısırlılar onu piramitleri inşa eden işçilere bir yaşam kaynağı olarak sundu. Hititler kendi yöntemlerini geliştirdi. Yunanlar ve Romalılar ise onu sınır bölgelerinde tanıdı; kuzeyin ve “barbar” olarak gördükleri toplulukların gizemli içeceği olarak andı.

Yüzyıllar boyunca farklı toplumlar farklı tarifler denedi ama temel formül hiç değişmedi: su, tahıl, maya ve zaman.

Orta Çağ’a gelindiğinde bira artık bir tesadüf olmaktan çıkmıştı. Manastırlarda yaşayan keşişler üretim yöntemlerini kayıt altına alıyor, tarifleri geliştiriyor, farklı tatlar arıyordu. Şerbetçiotunun keşfiyle birlikte bira, o eski tatlı ve ağır yapısından sıyrıldı; daha dengeli, ferahlatıcı bir acılığa sahip ve daha uzun ömürlü hâle geldi.

Her yeni nesil, kendisinden öncekinin bilgisini biraz daha ileri taşıdı. Fakat işin ilginç yanı şuydu: İnsanlar teknikleri geliştiriyor olsa da asıl işi hâlâ doğa yapıyordu. Milyarlarca maya hücresi görünmeden çalışıyor, şekeri dönüştürüyor ve insanlığın en eski içeceklerinden birini ortaya çıkarıyordu.

Bugün bir markete girdiğinizde onlarca farklı bira görürsünüz. Lagerler, ale’ler, buğday biraları, Belçika manastır biraları, İngiliz stoutları ya da Çekya’nın pilsnerleri… Her biri farklı görünür ama hepsi aynı eski hikâyenin farklı bölümleridir. Bir anlamda, günümüzde içilen her bira; Mezopotamya’da unutulmuş o kil kabın uzak bir akrabasıdır.

Belki de birayı ilginç yapan şey budur. Bir uzay aracı ya da bir bilgisayar kadar karmaşık değildir. Hatta temel malzemelerini saymak birkaç saniye sürer. En temel hâliyle birkaç doğal malzemenin bir araya gelmesinden oluşur ama binlerce yıldır hayatımızda kalmaya devam eder.

Çünkü bira yalnızca bir içecek değildir; insanın doğayla kurduğu ortaklığın küçük bir özetidir. Toprağa ekilen bir tohumun, güneşin, yağmurun, görünmeyen mayaların ve zamanın ortak çalışmasının sonucudur.

Bugün bir bardak bira kaldırıldığında aslında sadece bir içecek paylaşılmaz. Biraz tarih paylaşılır, biraz emek, biraz da doğa. Modern dünyanın tüm teknolojisine rağmen, bu hikâyede hâlâ biraz mucize vardır. Çünkü her yudumda insan, doğanın sessizce gerçekleştirdiği o kadim dönüşüme tanıklık eder.