4. Kadın: Nezahat
Nezahat, İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde, küçük bahçesi olan tek katlı bir evde dünyaya gelmişti.
Annesi Melahat Hanım ile babası Nedim Bey, evliliklerinin üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir kız çocuğuna kavuşmuşlardı. Nezahat, sarı dalgalı saçları ve masmavi gözleriyle güzel bir bebekti. Onun dünyaya gelişiyle birlikte, anne ve babasının yıllardır özlemini çektiği aile tamamlanmıştı.
Nezahat sekiz yaşına geldiğinde, bu kez eve bir erkek kardeş geleceği müjdesi geldi. Melahat Hanım sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdi. Bebeğin adını Kerem koydular.
Artık evde bambaşka bir hayat vardı.
Küçük Kerem'in ağlaması, gülüşü ve ilk kelimeleri evin sessizliğini dolduruyordu. Nezahat kardeşini çok sevmişti. Annesine onun bakımında yardımcı oluyor, küçük kardeşinin başında saatlerce durup onu seyrediyordu.
Yıllar böyle sevgi ve huzur içinde geçti.
Nezahat büyüdü, genç bir kız oldu. Nihayet lise sıralarına oturduğunda, hayatının önünde yepyeni bir dünyanın açıldığını hissediyordu.
Güzel, narin ve biraz da nazlı bir genç kızdı.
Lise yıllarında sınıfındaki Hamdi ile arasında zamanla farklı bir yakınlık oluştu. Önce birbirlerini tanımaya başladılar. Sonra bu yakınlık, gençliklerinin ilk aşkına dönüştü.
Hamdi, Nezahat'e âşık olmuştu.
Nezahat de onu seviyordu.
İlk aşkıydı.
Birlikte gelecek hayalleri kuruyor, bir gün evleneceklerini düşünüyorlardı. Gençliklerinin o saf ve güzel günlerinde, hayatın önlerine çıkaracağı engellerden habersizdiler.
Lise son sınıfın son günleri geldiğinde üniversite sınavı yaklaşıyordu.
Hamdi'nin sınavı iyi geçmiş, istediği hukuk fakültesine girmeye hak kazanmıştı. Nezahat ise aynı başarıyı gösterememişti. Bir sonraki yıl yeniden sınava girmeye karar verdi.
Fakat hayat, onun için başka bir yol hazırlıyordu.
Babası artık yaşlanmaya başlamıştı. Ailenin geçim yükü ağırlaşıyordu. Nezahat geçici bir işe girerek çalışmaya başladı. Kazandığı parayla ailesine katkıda bulunuyordu.
Bir süre sonra babası emekli oldu. Aile, emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyordu.
Nezahat ise çalışmaya devam ediyordu.
Zamanla üniversite sınavına yeniden girme hayalinden vazgeçti. Kendi geleceğinden çok ailesinin ihtiyaçlarını düşünmeye başlamıştı.
Bu sırada Hamdi hukuk eğitimini tamamlamış, bir hukuk bürosunda çalışmaya başlamıştı.
Nezahat'i unutmamıştı.
Bir gün annesine, sevdiği bir kız olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söyledi.
Ailesi bu haberi sevinçle karşıladı.
Hamdi, Nezahat'e müjdeli haberi verdi:
"Ailem seni istemeye gelecek."
Nezahat'in mutluluğuna diyecek yoktu.
Yıllardır hayalini kurduğu evlilik artık gerçek olacak sanıyordu.
Bu haberi annesine anlattığında ise beklemediği bir tepkiyle karşılaştı.
Melahat Hanım, kızının Hamdi ile evlenmesini istemiyordu. Hamdi'nin ailesinin Yugoslavya kökenli olması, kalabalık ve geleneksel bir aile yapısına sahip olmaları annesinin içine sinmiyordu.
Melahat Hanım, kızının daha iyisini hak ettiğine inanıyordu.
Tam da o günlerde varlıklı bir aileden Nezahat'e talip geldi.
Kutlu ailesinin oğlu Semih, devlet memuruydu. Aile saygın ve maddi durumu iyi bir aile olarak biliniyordu.
Nezahat'in anne ve babası bu evliliği uygun buldu.
Nezahat ise ne istediğini biliyordu.
Kalbi Hamdi'deydi.
Ama ailesinin kararına karşı koyacak gücü kendinde bulamadı.
Sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kaldı.
Altı ay sonra Nezahat, Semih ile evlendi.
Düğünleri görkemliydi.
Herkes genç çiftin mutluluğundan söz ediyor, Nezahat'in ne kadar güzel bir gelin olduğunu söylüyordu.
Ama o görkemli düğünün ardından başlayan gece, Nezahat'in hayatındaki en korkunç gecelerden biri olacaktı.
Semih, daha ilk geceden gerçek yüzünü gösterdi.
Sesi sertti.
Bakışları öfkeliydi.
Nezahat'e emirler yağdırmaya başladı.
"Geliniğini çıkar. Yatağa gir ve beni bekle."
Nezahat ürktü.
Ne yapacağını bilemedi.
Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladığında Semih'in eli havaya kalktı.
Yüzüne inen tokadın şiddetiyle Nezahat neye uğradığını şaşırdı.
O gece başlayan şiddet, bir daha hiç bitmedi.
Zaman geçtikçe şiddetin dozu arttı.
Nezahat fiziksel ve psikolojik şiddetin içinde yaşamaya başladı. Evden çıkmasına izin verilmiyor, ailesiyle ve çevresiyle ilişkileri kısıtlanıyordu.
Güzelliği bile onun için bir eziyete dönüşmüştü.
Semih, eşini aşırı derecede kıskanıyor, en küçük şeyi bile bahane ederek ona şiddet uyguluyordu.
Nezahat artık kendi evinde özgür değildi.
Bir yıl geçmişti.
Nezahat hamile olduğunu öğrendi.
Hamilelik boyunca fiziksel şiddet bir süreliğine azaldı. Ancak hakaretler, aşağılamalar ve değersizleştirmeler devam etti.
Sonunda doğum zamanı geldi.
Nezahat hastaneye götürüldü ve sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya getirdi.
Bebeğini kucağına aldığında içinde hem tarifsiz bir sevgi hem de derin bir korku vardı.
Bir kız çocuğu dünyaya getirmişti.
Nezahat, kendi yaşadıklarını düşündü.
"Bu ülkede kadın olmak ne kadar zor..." diye geçirdi içinden.
Kızı da kendisi gibi acı çeker miydi?
Ancak korktuğu şey daha doğduğu gün gerçekleşmeye başladı.
Semih, bebeğin kız olmasını kabullenemedi.
Bir erkek çocuk bekliyordu.
Kız çocuğu dünyaya getirdiği için Nezahat'i suçladı ve şiddet yeniden başladı.
Artık Nezahat'in dayanacak gücü kalmamıştı.
Günler geçtikçe içindeki korku, yerini çaresizliğe bırakıyordu.
Bir gün, Semih'e artık bu hayatı sürdüremeyeceğini söyledi.
"Ben ayrılmak istiyorum. Annemin evine dönmek istiyorum."
Bu sözler Semih'in öfkesini patlattı.
Gözleri öfkeyle doldu.
Önce kemerini çıkardı.
Nezahat'e vurmaya başladı.
Nezahat kendisini korumaya çalışıyordu.
Ama Semih durmadı.
Öfkesi dinmek bilmiyordu.
Nezahat'i duvardan duvara savurdu.
Genç kadının ağzından ve burnundan kan gelmeye başladı.
Sonra başının arkasına aldığı çok şiddetli bir darbe, Nezahat'in bedenini hareketsiz bıraktı.
O sırada bebeği avaz avaz ağlamaya başladı.
Ama Nezahat artık kıpırdamıyordu.
Nefesi kesilmişti.
Semih ise evden çıkıp kapıyı kilitledi.
İçeride, henüz hayatının başındaki bir bebek ve annesinin cansız bedeni kaldı.
Saatler boyunca evden yükselen bebek ağlamaları komşuları endişelendirdi.
Bir şeylerin ters gittiğini anlayarak polise haber verdiler.
Polisler geldiğinde kapıyı kırarak içeri girmek zorunda kaldı.
Nezahat yerde kanlar içinde yatıyordu.
Nefes almıyordu.
Nabzı atmıyordu.
Acı haber kısa sürede Melahat Hanım'a ulaştı.
Anne, kızının evine geldiğinde gördüğü manzara karşısında dünyası başına yıkıldı.
Nezahat ölmüştü.
Bir zamanlar sarı dalgalı saçları ve mavi gözleriyle kucağına aldığı kızı artık yoktu.
Ama Nezahat'ten geriye bir parça kalmıştı.
Küçük kızı Naz...
Melahat Hanım, torununu kucağına aldı.
Kızının kaybıyla parçalanmış yüreğine bir de torununun sorumluluğunu koyarak yeni bir hayata başladı.
Fakat o günden sonra hiçbir gün eskisi gibi olmadı.
Kızının acısı hiç dinmedi.
Melahat Hanım her gün Nezahat'in mezarına gitti.
Mezarının başında saatlerce oturdu.
Bazen konuştu, bazen ağladı.
Ve her defasında aynı sözleri tekrarladı:
"Kızım, beni affet..."
Çünkü onun yüreğinde artık iki acı vardı.
Birini toprağa vermişti.
Diğerini ise kucağında büyütüyordu.
Nezahat'in annesi, kızının ölümünün acısını ömrünün sonuna kadar taşıdı.
Ve her anne gibi, kendi kendine sorduğu o sorunun cevabını hiçbir zaman bulamadı:
"Acaba kızımı kurtarabilir miydim?"