Hisarlık'ta Homeros'u Aramak 

Troya Yazı Dizisi — Bu dizi, efsane ile arkeoloji arasında gidip gelerek Troya'nın hikâyesini sekiz bölümde anlatıyor: şehrin kuruluşundan tanrıların kavgasına, savaştan düşüşe ve düşüşten bugüne.



Troya'ya ilk gidişim planlı değildi. Çok sıcak bir yaz günü, tek başıma Bozcaada'ya gidiyordum; yol kenarındaki tabelayı görünce, neden olduğunu bugün bile tam açıklayamadığım bir kararla direksiyonu kırdım. Az sonra Hisarlık Tepesi’ndeydim ve tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Beklemiyordum; nihayetinde önümde duran şey, üst üste yığılmış taş duvarlar, kazı çukurları ve sıcakta sararmış otlardı. Ama o tepede durup ovaya baktığınızda bir şey oluyor. Üç bin yıldır anlatılan bir hikâyenin tam ortasında durduğunuzu biliyorsunuz — ve toprak, sanki bunun farkındaymış gibi davranıyor. O gün bugündür fırsat buldukça giderim; her seferinde başka bir şey hissettirir. Bazen İlyada'nın dizeleri gelir akla, bazen sadece kazı hendeklerinin kesitindeki katmanlar: şehir üstüne şehir, kül üstüne kül. Ada o gün beklemişti; Troya üç bin yıldır bekliyordu.

Bu dizide o şehri anlatacağım: Troya'yı. Ama daha ilk cümlede bir itirafla başlamam gerek — tek bir Troya yok. Homeros'un dizelerindeki "güzel surlu, rüzgârlı İlion" var; bir de Hisarlık Tepesi’nde, üst üste binmiş dokuz şehrin taşı ve toprağı var. Bu dizi, o ikisinin arasındaki gerilimde yürüyecek. Kimi bölümde tanrıların düğün masasında kavga çıkaran altın elmayı konuşacağız, kimi bölümde Hitit arşivlerinden çıkan kil tabletleri. Çünkü Troya'nın büyüsü tam da burada: Efsane ile toprak, birbirini ne tamamen doğruluyor ne tamamen yalanlıyor.

Herkesin bildiği şehir

Troya, Batı edebiyatının sıfır noktasıdır. Elimizdeki en eski Yunan metinleri — İlyada ve Odysseia — bu şehrin etrafında döner. İlyada, on yıl süren savaşın yalnızca elli bir gününü anlatır; ne tahta at vardır içinde ne şehrin düşüşü. Buna rağmen Akhilleus'un öfkesi, Hektor'un karısıyla vedası, yaşlı Priamos'un düşmanının çadırına gidip oğlunun cesedi için yalvarması, üç bin yıldır insanlığın ortak hafızasında duruyor.

Ama Troya sadece bir edebiyat konusu değil; bir soy kütüğü sanayii aynı zamanda. Romalılar kendilerini Troyalı kaçkın Aeneas'ın torunları saydı; Vergilius bunun devlet destanını yazdı. Ortaçağ'da Frank kralları, Britanya kronikleri, hatta kimi Osmanlı anlatıları soylarını bir biçimde Troya'ya bağlamaya çalıştı. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'un fethinden sonra Troya civarına uğrayıp "Hektor'un öcünü aldık" dediğine dair anlatılar dolaşır — kaynağı tartışmalıdır. Dört yüzyıl sonra aynı iddia bir kez daha duyulur: Büyük Taarruz'un ardından, 1922'de İzmir'e doğru ilerleyen Mustafa Kemal'in yanındakilere "Truva'nın intikamını aldık" dediği rivayet edilir; bunun da sağlam, birinci elden bir kaynağı yoktur — sözü sonraki yılların denemecileri ve popüler tarih kitapları aktarır, üstelik her aktarımda kelimeler biraz değişir. Ama anlatının kendisi bile bir şey söyler: Bu şehir, ona sahip çıkmak isteyenlerin hiç eksik olmadığı bir şehirdir. Kaybeden bir kentin, kazananların hepsinin kendini yazmak istediği bir şecereye dönüşmesi — tarihte eşine az rastlanır bir ironi.

Büyük İskender'in Asya seferinin ilk duraklarından biri burasıydı. Anlatıya göre Akhilleus'un mezarı saydığı tümülüsün etrafında koştu, kahramana adaklar sundu; yastığının altında İlyada'nın Aristoteles eliyle düzeltilmiş bir nüshasını taşıdığı söylenir. Dünyayı fethetmeye giden adam, yolculuğunu bir şiirin coğrafyasında başlatmıştı. Troya'nın gücü budur: Gerçek ordular, hayali bir savaşın gölgesinde yürümüştür.

Peki bu şiiri kim yazdı?

Efsane ile toprak arasındaki gerilimin bir üçüncü ayağı daha var: metin. Çünkü elimizdeki Troya hikâyesi de sandığımız kadar sağlam bir zeminde durmuyor.

Homeros kimdi? Dürüst cevap: Bilmiyoruz. Antik dünyada bile yedi ayrı şehir onun doğum yeri olduğunu iddia ediyordu — ki bunlardan Smyrna ve Khios, yani bugünkü İzmir ve Sakız, en güçlü adaylardı. Kör bir ozan olduğu söylenir; bu bile sonradan eklenmiş bir imge olabilir. Hatta "Homeros" diye tek bir kişinin var olup olmadığı, İlyada ile Odysseia'nın aynı elden çıkıp çıkmadığı, iki yüzyıldır süren ve "Homeros Sorunu" diye anılan koca bir tartışmanın konusudur.

Bugün genel kabul gören çerçeve şu: İlyada, MÖ 8. yüzyıl dolaylarında, yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü bir gelenekten damıtılarak son biçimini aldı. Ozanlar bu hikâyeleri ezberden okumaz, her seferinde kalıp ifadeler ve hazır sahnelerle yeniden dokurlardı — "ayağı tez Akhilleus", "ak kollu Hera" gibi tekrar eden sıfatlar, o sözlü dokumanın dikiş izleridir. Şimdi şu hesabı yapalım: Troya Savaşı'nın olası tarihi MÖ 1200'ler civarı; İlyada'nın yazıya geçişi MÖ 8.–7. yüzyıl. Arada en az dört yüz yıl var. Ne demek dört yüz yıl? Bugünden geriye sayın: 1600'lere, IV. Murad'ın çağına varırsınız. Şimdi o çağdan bir olayın — hiçbir yazılı kayıt olmadan, yalnızca âşıkların ve meddahların dilinde dört yüz yıl taşınarak — ilk kez bugün kâğıda döküldüğünü hayal edin. Ne kadarı korunurdu, ne kadarı dönüşürdü?

İşin şaşırtıcı yanı, bir şeylerin gerçekten korunmuş olması. İlyada'da tarif edilen kimi nesneler — örneğin domuz dişi plakalarla kaplı miğfer — Homeros'un kendi çağında çoktan unutulmuş, ama Tunç Çağı mezarlarından çıkan Miken dönemi eşyalarıdır. Şiir, kendisinden yüzyıllar önceki bir dünyanın kırıntılarını, ozanların hafıza zincirinde taşımıştır. Efsane dediğimiz şey bazen budur: bozuk ama kesintisiz bir hat.

Şiiri toprakta arayan adam

On dokuzuncu yüzyılın ortasına gelindiğinde, ciddi çevrelerde hâkim görüş şuydu: Troya bir şiirdir, coğrafya değil. Homeros'un anlattıkları güzeldi ama hayal ürünüydü; olsa olsa birçok yerel efsanenin harmanıydı.

Sonra sahneye Heinrich Schliemann çıktı. Kendini yetiştirmiş, ticaretten büyük servet yapmış, düzinelerce dil bilen, İlyada'ya tutkun bir Alman. Anlattığı hikâyeye göre yedi yaşında babasının hediye ettiği kitapta yanan Troya resmini görmüş ve "bu şehri ben bulacağım" demişti. Güzel hikâye — muhtemelen sonradan kurgulanmış bir hikâye. Schliemann, kendi biyografisini de bir kazı alanı gibi kullanmış, işine gelen katmanları öne çıkarıp gelmeyenleri gömmüş bir adamdı. Onun anlattıklarına, tıpkı Homeros'a yaklaştığımız gibi yaklaşmak gerekir: içinde hakikat kırıntıları taşıyan bir anlatı olarak.

Üstelik Hisarlık'ı ilk işaret eden de o değildi. Bölgede yaşayan İngiliz konsolos ve amatör arkeolog Frank Calvert, yıllardır bu höyüğün Homeros'un Troya'sı olduğuna inanıyor, hatta tepenin bir bölümünü satın almış bulunuyordu. Parası büyük bir kazıya yetmiyordu; Schliemann'ın ise parası ve hırsı vardı. İkili tanıştı, Calvert bildiklerini paylaştı — ve tarih, krediyi büyük ölçüde Schliemann'a yazdı. Bu dizide Calvert'in adı geçtikçe geçsin istiyorum; çünkü Troya'nın modern hikâyesi de tıpkı antik olanı gibi, görünmeyen emekçilerle dolu.

1870'te başlayan kazılar, arkeoloji tarihinin hem en büyük keşiflerinden hem en büyük tahribatlarından biri oldu. Schliemann, Homeros'un şehrinin en dipte olduğuna inandığı için höyüğün ortasına dev bir hendek açtırdı ve üstteki katmanları — bugün biliyoruz ki aralarında tam da aradığı döneme ait tabakalar vardı — kazıp attı. Aradığı şeye ulaşmak için, aradığı şeyi yok etti. Bu cümleyi bir kenara koyun; dizinin sonunda ona geri döneceğiz, çünkü Troya'nın başına gelenlerin özeti gibidir.

1873'te bulduğu ve "Priamos'un Hazinesi" adını verdiği altın diademler, kaplar, takılar ve silahlar dünyayı ayağa kaldırdı. Schliemann hazineyi Osmanlı makamlarından gizleyip yurt dışına kaçırdı; genç eşi Sophia'nın o altın takılarla poz verdiği fotoğraf, arkeoloji tarihinin en ünlü — ve en sorunlu — karelerinden biri oldu. Tek sorun bu da değildi: O hazine, Troya Savaşı'nın olası tarihinden yaklaşık bin yıl önceye, çok daha eski bir yerleşime aitti. Schliemann, Priamos'u ararken Priamos'tan bin yaş büyük bir şehri bulmuştu. Hazinenin Berlin'den Moskova'ya uzanan maceralı yolculuğunu dizinin son bölümüne saklıyorum; şimdilik şunu söylemek yeter: O altınlar bugün hâlâ evinden uzakta.

Dokuz şehir, tek tepe

Çünkü Hisarlık tek bir şehir değil; bir şehirler sandviçi. Yaklaşık üç bin beş yüz yıl boyunca insanlar aynı tepeye yerleşti, şehirleri yıkıldı ya da yandı, molozun üstüne yenisini kurdular. Arkeologlar bu katmanları Troya I'den Troya IX'a kadar numaralandırıyor: En altta MÖ 3000'lere uzanan Erken Tunç Çağı köyü; ortalarda Schliemann'ın hazinesini veren, çağının zengin ticaret merkezi Troya II; en üstte Roma dönemi kenti Ilion — İskender'in ve sonra imparatorların ziyaret ettiği, tapınaklı, tiyatrolu kutsal kent.

Homeros'un anlattığı savaşa — eğer tarihsel bir çekirdeği varsa — aday katmanlar Troya VI ve Troya VIIa. Troya VI, eğimli görkemli surları, kuleleri ve geniş aşağı şehriyle destandaki "güçlü surlu İlion" tarifine en çok yaklaşan şehir; ama yıkımının depremden kaynaklandığı düşünülüyor. Troya VIIa ise yangın izleri, sokakta kalmış gömülmemiş bedenler, evlerin içine gömülü erzak küpleri gibi kuşatma koşullarını andıran bulgularla "savaşta düşmüş şehir" profiline daha uygun; fakat öncekine göre daha yoksul, daha sıkışık, sanki felaketten sağ çıkanların derme çatma devamı gibi bir yerleşim. Yani elimizde iki aday var: Biri destandaki ihtişama benziyor, öteki destandaki felakete. İkisi birden aynı şehirde buluşmuyor.

Bu belirsizlik bir eksiklik gibi görünebilir; bense dizinin en verimli damarı olduğunu düşünüyorum. Çünkü soru artık "Troya Savaşı oldu mu?" değil. Soru şu: Bir olay, nasıl olur da hem toprakta iz bırakır hem şiirde başkalaşır? Yirminci yüzyılın sonlarından itibaren Manfred Korfmann yönetiminde yeniden başlayan kazılar, aşağı şehrin sanılandan çok daha büyük olduğunu ortaya koydu; Hitit arşivlerinde geçen "Wilusa" adlı krallığın Troya'yla, hatta tabletlerdeki "Alaksandu" adlı kralın Paris'in öteki adı Aleksandros'la eşleştirilmesi tartışması, meseleyi bambaşka bir zemine taşıdı. Efsanenin kıyısından, gerçek bir Tunç Çağı diplomasisinin belgeleri sızmaya başladı. Bu heyecan verici dosyayı dizinin dördüncü bölümüne saklıyorum.

Bu dizide sizi ne bekliyor

Sekiz bölüm boyunca Troya'yı iki koldan anlatacağım. Bir kolda mit var: Şehrin tanrılar tarafından örülen surları, düğün masasına atılan altın elma, Helen, Akhilleus'un öfkesi, tahta at, yanan şehir ve küllerinden Roma'yı doğuran sürgün. Öteki kolda toprak var: Katmanlar, tabletler, kazı hikâyeleri, kaçırılan hazineler ve bugün Hisarlık'ın eteğinde duran müze.

İki kolu birbirinden ayırmayacağım; çünkü Troya'nın kendisi de ayırmıyor. O tepede durduğunuzda ufukta hem İda Dağı'nı görürsünüz — Paris'in yargısının verildiği söylenen dağı — hem de boğazdan geçen yük gemilerini. Tunç Çağı'nda bu geçidi bekleyen şehrin zenginliği neredeyse aynı sudan geliyordu. Efsane ile toprak, orada hâlâ yan yana; biri diğerine bakıp duruyor.

Homeros, İlyada'ya bir yakarışla başlar: Tanrıçadan, Akhilleus'un öfkesini söylemesini ister. Benim tanrıçalarla aram o kadar iyi değil; ben bu diziye o tepede diken diken olan tüylerin borcunu ödemek için başlıyorum. Anlatılmaya üç bin yıldır doymamış bir şehri, bir kez de buradan — bu topraktan — anlatmak niyetiyle.



Sonraki Bölüm: Şehrin kuruluşu ve lanetin başlangıcı — Troya'nın surlarını iki tanrı ördü, ama karşılığını alamadılar.



Okuma önerileri

  • Homeros, İlyada (çev. Azra Erhat – A. Kadir, Can Yayınları) — Her şeyin başladığı metin; Erhat'ın önsözü Homeros Sorunu için hâlâ en iyi Türkçe giriş.
  • Rüstem Aslan, Yeni Başlayanlar İçin Troya (Doğan Kitap, 2018) — Troya kazı başkanından, mitolojiden katmanlara uzanan derli toplu bir başucu kitabı.
  • Joachim Latacz, Troy and Homer: Towards a Solution of an Old Mystery (İng., 2004; Alm. aslı Troia und Homer, 2001) — Wilusa tartışmasının ve "savaşın tarihsel çekirdeği" tezinin en güçlü savunusu.
  • Susan Heuck Allen, Finding the Walls of Troy: Frank Calvert and Heinrich Schliemann at Hisarlik (University of California Press, 1999; İng.) — Frank Calvert'e hakkını veren, Hisarlık'ın keşif hikâyesini yeniden yazan çalışma.