1. Kadın:GÜLÜMSER
    Erzurum’un soğuğunun, kışlarının ve uzun gecelerinin hüküm sürdüğü küçük bir köyünde dünyaya gelmişti Gülümser.
    Adını annesi koymuştu.
    “Yüzü hep gülsün,” demişti onu ilk kez kucağına aldığında. “Hayatı boyunca gülümsemeyi unutmasın.”
    Gülümser’in çocukluğu, annesinin sıcak kollarının arasında geçti. Annesi onun için yalnızca bir anne değil, bütün dünyasıydı. Küçücük elleriyle annesinin eteğine tutunur, onun peşinden ayrılmazdı.
    Fakat Gülümser henüz altı yaşındayken hayatının en büyük acısı kapısını çaldı.
    Annesi ikinci bebeğini dünyaya getirirken hayatını kaybetti.
    O gün evin içindeki telaş bir anda sessizliğe dönüşmüştü. Gülümser, annesinin neden kalkmadığını anlayamıyordu. Babasının yüzündeki çaresizliği, kadınların fısıldaşmalarını ve evdeki ağır sessizliği küçük yaşına rağmen hissediyordu.
    Annesinin yanına yaklaşmış, küçük elleriyle onun yüzüne dokunmuştu.
    “Anne...”
    Cevap gelmemişti.
    “Anne, kalksana...”
    Yine cevap yoktu.
    Gülümser o gün annesini kaybetti.
    Ve aslında çocukluğunun büyük bir bölümünü de o gün kaybetti.
    Aradan iki yıl geçti.
    Gülümser sekiz yaşına geldiğinde babası yeniden evlendi. Babasının evlenmesi başlangıçta onu korkutsa da içinde küçük bir umut vardı.
    Belki yeni annesi de annesi gibi olurdu.
    Belki saçlarını okşar, ona sarılır, hastalandığında başında beklerdi.
    Ama bu umut uzun sürmedi.
    Yeni kadın Gülümser'e hiçbir zaman gerçek bir anne gibi davranmadı. Evde yaptığı işlerin sonu gelmiyor, küçük yaşına rağmen üzerine ağır sorumluluklar yükleniyordu.
    Gülümser okuldan eve gelir gelmez iş yapıyordu.
    Sofrayı kuruyor, bulaşıkları yıkıyor, evi temizliyor, su taşıyor, kendisinden istenen ne varsa yapıyordu.
    Üstelik ne kadar çabalarsa çabalasın üvey annesinin gözüne giremiyordu.
    Gülümser zamanla sessizleşti.
    Eskiden annesinin yanında şarkılar söyleyen, gülen, oyun oynayan çocuk gitmiş; yerine her sözüne dikkat eden, kimseyi kızdırmamaya çalışan küçük bir kız gelmişti.
    Yine de içinde küçücük bir umut vardı.
    Bir gün her şeyin düzeleceğine inanıyordu.
    Fakat düzelmedi.
    Gülümser on dört yaşına geldiğinde hayatı hakkında karar verebilecek yaşta bile değildi. Buna rağmen onun için bir evlilik kararı verildi.
    Kimse ona ne istediğini sormadı.
    Kimse hayallerini merak etmedi.
    Kimse onun henüz çocuk olduğunu düşünmedi.
    Gülümser, Hikmet adında bir adamla evlendirildi.
    O gün gelinlik giydirildiğinde aynanın karşısında uzun süre kendisine baktı.
    Üzerindeki gelinlik ona büyük geliyordu.
    Çünkü o gelinliğin içinde bir kadın değil, henüz çocukluğunu tamamlayamamış bir kız vardı.
    Gülümser yeni hayatında sevgi bulacağını ummuştu.
    Ama Hikmet'in yanında beklediği huzuru bulamadı.
    Hikmet alkol kullanıyor, öfkesini kontrol edemiyor ve Gülümser'e şiddet uyguluyordu.
    İlk kez ona vurduğunda Gülümser ne yapacağını bilemedi.
    Korktu.
    Ağladı.
    Sonra özür diledi.
    Sanki suçlu kendisiymiş gibi...
    Fakat şiddet zamanla arttı.
    Bazen yüzünde, bazen kollarında, bazen vücudunun başka yerlerinde izler kalıyordu. Kimi zaman aldığı darbeler nedeniyle hastaneye kaldırılıyordu.
    Her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
    “Düştüm.”
    “Kapıya çarptım.”
    “Bir şey olmadı.”
    Gerçeği söylemeye korkuyordu.
    Çünkü eve döndüğünde daha büyük bir öfkeyle karşılaşmaktan korkuyordu.
    Üç yıl böyle geçti.
    Gülümser artık on yedi yaşındaydı.
    Çocukluğunu yaşamadan büyümüş, gençliğini korkuyla geçirmişti.
    Fakat o karanlığın içinde hayat ona küçücük bir umut verdi.
    Hamileydi.
    Karnında bir bebeği vardı.
    Gülümser ilk kez geleceğe dair hayal kurmaya başladı.
    Bebeğine sarılacaktı.
    Onu kendi annesinin kendisine baktığı gibi sevgiyle büyütecekti.
    “Benim çocuğum benim yaşadıklarımı yaşamayacak,” diye düşünüyordu.
    Bebeğinin yüzünü henüz görememişti ama onu şimdiden seviyordu.
    Karnını okşuyor, onunla konuşuyordu.
    Belki de yıllardır ilk kez gerçekten gülümsüyordu.
    Hamileliğinin beş buçuk ayına gelmişti.
    Fakat Hikmet'in öfkesi yine bir gün kontrolden çıktı.
    O gün yaşanan şiddet, daha önceki hiçbirine benzemiyordu.
    Gülümser ağır şekilde yaralandı.
    Karnındaki bebeğini korumaya çalıştı.
    Ellerini karnının üzerine kapattı.
    Ama artık gücü tükenmişti.
    O küçücük odada, hayatının en savunmasız anında, hem kendisi hem de henüz doğmamış bebeği ölümün eşiğine sürüklendi.
    Gülümser'in gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
    Aklına annesi geldi.
    Altı yaşındayken kaybettiği annesi...
    Onun sıcak kucağı...
    Saçlarını okşayan elleri...
    “Yüzü hep gülsün,” diye koyduğu isim...
    Gülümser son anlarında belki de annesinin kollarını hayal etti.
    Yıllardır özlediği o güvenli kucağa yeniden dönmek ister gibi gözlerini kapattı.
    Ama bu kez yanında bebeği vardı.
    Gülümser, daha on yedi yaşındayken, annesinin ölümünden yıllar sonra aynı acının başka bir biçimini yaşadı.
    Hayatı boyunca yüzüne yakıştırılan “Gülümser” adı, yaşadığı acıların yanında acı bir hatıraya dönüşmüştü.
    O, adı gibi gülemedi.
    Çocukluğunu yaşayamadı.
    Gençliğini yaşayamadı.
    Anne olamadan anneliği yarım kaldı.
    Ve Gülümser, henüz hayatının başındayken, şiddetin kurbanı olarak hayata veda etti.
    Ardında ise hiç göremediği bebeğiyle birlikte yarım kalmış bir hayat, söylenmemiş sözler ve kimsenin duymadığı bir çığlık kaldı.
    Gülümser'in hikâyesi, yalnızca bir kadının değil; çocuk yaşta evlendirilen, şiddete maruz kalan ve sesini duyuramayan nice kadının hikâyesiydi.
    Onun adı Gülümser'di.
    Ama hayat ona gülümsemeyi çok erken unutturmuştu.