Adım Sabit. Soyadım Taş. Bir de göbek adım vardı zamanında, ben onu severdim asıl. Üzerime uzanıp terli göbeğimi okşayan Dilruba Hanım’ın gül dudaklarından, ıtri nefesiyle birlikte çıkmıştı ilk kez: "Buhar." Şimdilerde unutuldu.

1873 yılında, payitahtın göbeğinde, Eyüp sırtlarına yapılmış, taş gibi bir hamamım. Nasıl, hamamlar konuşmaz mı? Hiç mi bir hamamla muhabbete oturmadınız kardeşim? Endişe etmeyin, ben yüz elli yıldır dinliyorum; konuşmaya başlamam da size denk geldi işte.

 Hayatım boyunca üstüme nice terler döküldü, nice köpükler derya oldu aktı, Marmara’nın ak köpüklerine karıştı. Ama son yıllarda üzerime dökülen en absürt şey, bir podcast mikrofonundan sıçrayan zırvalardı. Eski zamanların usul erkân bilir paşaları; tellaklar, sazendeler, türlü türlü yemişler ve bol kese eşliğinde zevki-ü sefa eylerken, şimdi "Mindfulness ile Tellaşma Teknikleri" adlı podcast yayınları çekiliyor. Beni kiraladılar efendim. "Bu tarihi dokuya yeni bir ruh katalım" dediler. Ruhum zıplaya zıplaya kaçtı, geriye ben kaldım: sıcak, buharlı ve asabi.

Eskiden ses etmezdim. Taşlanmışım neticede. Ama 2020'den sonra dilim çözüldü, bilincim açıldı. Kim bilir, belki fazla aromaterapi yağı solumaktan. Belki de çok fazla kişisel gelişime maruz kalmaktan. Neyse, ilk podcast günümü anlatayım size de çilemi görün.

Bir kamyon acayip eşya ile çıkıp geldiler bir gün. Dört kişiydiler. Biri "enerji koçu", biri "nefes uzmanı", diğeri "buhar meditasyonu yapıyor"... Bir de "teknik ekip" dedikleri bir çocuk var, kablolarını göbek taşıma serdi. Delirdim tabii. “Bre destursuz” diye höykürdüm. "O kabloyu çek oramdan, Osmanlı'nın teri duruyor hala!"

Tabii kimse duymadı. Benim sesim ancak buhar yoğunluğuyla duyuluyor. 45 derecede, nem %80'i geçince duyulabilir hale geliyorum. Neyse, ilk konuğumu anlatayım size: Eski bir tellağın torunu, adı Cemil. Babasının kesesini hâlâ saklıyormuş. "Ben gelenekle yeniliği birleştiriyorum" dedi. Artık YouTube'da "KeseTok" adlı kanalı varmış. Kese atarken espri yapıyormuş.

Ben tabii çatlıyorum gülmekten. Halvetimin Vize’den getirtilen meşhur pembe mermeri çat diye yarıldı ortamdan. Altıma kaçırmayayım diye gözeneklerimi sıkıp sıkıp bırakınca buharı biraz fazla kaçırdım. Yayın kesildi. Teknik ekip panik oldu. Çocuklardan biri musluk açıp "Hamam neden ıslandı?" diye sordu. Ah yavrum, sen hangi evrendesin? Dön oradan çabuk. Bak musluğun bile senden yüksek bilinç seviyesi var.

Bir başka gün, "Hamamda Kuantum Düşünceyle Arınma" adlı bir yayın kaydedildi. Gelen konuğumu tanımayan yok: Saadet Hanım. Kendisi hem kuantum eğitmeni, hem de telve yorumcusu. "Suya iyi niyet yüklersen buharı da gül kokar" dedi. Ben de bir gazla lavanta esansı saldım havaya. Kadın "Bakın! Sabit Efendi bize cevap veriyor!" diye yayını kesti, zırıl zırıl ağlamaya başladı. Hayda... Sanırsın tüm telve yorumlarının hesabı bir anda önüne kondu.

Bir ara kendime "Hamamcast" diye yan kanal açmayı düşünmedim değil. Konukları ben seçeyim: sabunlar, keseler, eskiden kalma nalınlar... Özellikle sabunların derdi büyük. "Bizi artık kalıpla basmıyorlar, sıvı olduk biz..." diye ağlıyorlar. Keseler deseniz, birinin ipi kopmuş, diğeri makineye atılmış tüylenmiş, isyan ediyorlar. Dertler derya olmuş yani, baş edemem bu yaştan sonra deyip vazgeçtim.

Bazen eski günleri anıyorum. Bir paşa gelir, tellaklar hazır beklerdi. Benim üstüme özel gül yağları dökerlerdi. Ya güzeller güzeli Dilruba… Bakmayın siz şimdi nüktedan, lafı sözü dolandıran bir taş olduğuma. Benim de içimde bir yangın vardı zamanında. Hamamın en güzel zamanlarında her cuma gelir, üstüme yayılır, omzuna serilen peştamalı bile gül suyuna batırılırdı. Fil gözü pencerelerimden sızan ışık, içimdeki buharla buluşur, Dilruba Hanım’ın siluetini rüya gibi yansıtırdı gövdeme. O bana dokunduğunda, mermerlerim bile incelir, gül dudaklım musiki söylerken, bülbül sesi en inatçı damarlarımdan geçip yeryüzü ile buluşurdu. Şimdi "Z kuşağının kese travması" diye bölümler çekiyorlar. Geçenlerde biri geldi, göbek taşıma yatıp "Bu çok sert, ben yere enerji akıtamıyorum" dedi. Gaiya mı ne varmış, kök çakrasından gümüş kordon salacakmış. Ben taşım arka-t-aş! Zıplatma çakrana çukrana. Dilruba mısın sen?

En son gelen ekip ise tamamen ayrıydı. "Tarihle Yüzleşme Podcasti" adı altında geldiler. "Hamamlar patriyarkanın yıkanma merkezidir" diye başladılar. Biri de "Kadınlar hamamı neden hep salı günü?" diye isyan etti. Vallahi ben bilmiyorum kardeş, ben takvim belirlemiyorum. Tabi şunu da dedim içimden: "Siz daha soğuk su musluğunun yerini bilmiyorsunuz, geldiniz beni analiz ediyorsunuz."

Ama alışıyorum galiba. Benim için fark etmez. Taşlarım yerinde, suyum sıcacık, buharım dengeli. İçimde hayat var hayat. Bir de şu mikrofonu çalıştırabilirsem, anlatacak çok hikâyem var. Yani, "Sabit Efendi'nin Gerçek Ses Kayıtları" diye bir bölüme hazırlanıyorum içten içe. Ama şimdilik sabrediyorum. Adım Sabit ya, o kadar sabrediyorum işte. Bir de Dilrubam kapıda belirse...

Figen KOŞAR