Su akar deli bakarmış, ben bakarım… Ne zaman başım sıkışsa, suya koşarım. "İnsan vücudunun dörtte üçü su olduğu için, suya yakın yaşamak isteriz" demişti İnci o günlerde. Mıknatıs misali suya çekilmemizin sebebi buymuş yani. İçimizdeki su... Kim bilir, haklıydı belki de...
Kayaların üzerine yerleştirdiğim yeşil katlanır sandalyemde eğilmiş, özümdeki suyun, önümdeki suya karışmasının şırıltısını duymaya çalışıyorum. Son yirmi dokuz gündür böyle. Gün geceye, mevsim kışa dönmek üzere. Güzel giden havaya, denize bir dalıp çıkıp çeliklenen ihtiyar delikanlılara rağmen, bastırmak üzere olan kışın kokusu, genzimizde de kendini hissettirir oldu bir zamandır. Hafif bir rüzgar başımın üzerindeki yaprakları hışırdatıp ensemden içeriye yol bulunca, montumun fermuarını biraz daha çekiyorum. Gözümü adadan ayırmadan termosta kalan kahvemin sonunu da fincana boşaltıp, çantamın ön gözündeki sandviçime uzanıyorum. Geldiğimden beri ayağımın yanında yuvarlanıp cilveleşen duman renkli yavru kedi, sabrının ödülü olarak, etli, peynirli sandviçime ortak görüyor kendini. Haklı! Duman kedinin payına düşen parçayı önüne ufalayıp yine ışığa odaklanıyorum. Güneş; sarısını, turuncusunu, alını, morunu toparlayıp adanın arkasındaki yuvasına çekileli neredeyse yarım saat oldu. Gecenin laciverdi inmek üzere. "Biraz gecikmedi mi sanki bu akşam" diye düşünüyorum saatime bakarken. Yanmayacak galiba.
İçimde, gelmeyen sevgiliye duyulan kırgınlığa benzer bir his, çantamı toparlamaya başlıyorum usul usul. Bir gözüm hala arkada. Hani, ola ki… Parkın üzerinde, bir köşesi kırılmış tabak gibi ay belirdi bile. Yıldızları da toplar az sonra etrafına. Gümüşi ışığın altına serpilmiş ağaç gövdelerinden sol taraftakiler yeşil yeşil, kımıl kımıl... Sağdakiler soyunup dökülmüş. Eğri büğrü dallarıyla çıplaklığından utanırmışçasına sarılmaya çalışıyorlar kendi gövdelerine. Aralarında dar, toprak, kavisli bir yol var sadece. Yan yanalar ama birbirlerine karışmıyorlar, dokunmuyorlar bile. Dudaklarımdan çok eski zamanlarda duyduğum o nakarat dökülüyor istemsiz:
" Bu ne yaman çelişki böyle,
Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe"
Çantamı sırtıma, sandalyemi omzuma yerleştirip küskün adımlarla çıplak ve gümrah ağaçları ayıran yola yönelmişken, son anda hatırlamış gibi arkama dönüp bir baş selamı veriyorum. Bir öbek kalmış kırçıllı saçlarına yerleştirdiği yün şapkasını geriye itiyor, başını hafifçe eğip ateşe bir çıra daha atıyor. Yirmi dokuz günlük ağaç altı komşuluğumuzdaki tüm iletişimimiz bu. Ben öyle istedim. O da anladı. Konuşmadan yapılan anlaşmalardan biri daha işte. Bazen bir şey söylemezsiniz. O duyar!
Ertesi gün biraz daha erken geliyorum. Dalları denizle kucaklaşan geniş söğüt ağacımın -ağacımızın- altına yerleştiriyorum sandalyemi. Bugün hava fazlasıyla davetkar. Güneşle yıkanan sahilden baloncu geçiyor, mısırcı geçiyor. Pembeler giymiş iki kız çocuğu scooterlarında çığlık çığlığa yarışıyor. Ortalık bayram yeri. "Hay aksi" diyorum. "Hafta sonu bugün, nasıl da unuttum!" Bir an dönüp gitmekle, kalıp oturmak arasındaki kararsızlığı yaşıyorum. Sırtımı gittikçe artan kalabalığa dönüp, kulaklıklarımı taksam faydası olur mu ki? İki kaya ilerimde bir parça ekmek için yüksek desibelden kavga eden iki martının sesi, arkamdaki bankta kocalarını çekiştiren kadınlardan daha az rahatsızlık veriyor.
Ağaç altı komşumun bugünkü telaşının sebebi de anlaşıldı. Cumartesi! Kayaların üzerindeki mavili beyazlı sandallarının tümünü suya indirmiş bugün. Vahit1, Vahit2... Vahit5... Hepsi bir boy, hepsi aynı renk boyalı on iki mavi beyaz Vahit, iplerinin müsaade ettiği mesafede süzülüyor suyun üzerinde. " Balıkçılara saati 20, Gezicilere 25". Öyle yazıyor önündeki tabelada. Gençten iki çocuk geliyor az sonra.
"Abi sandal kaça?"
"Saati 25" diyor Vahit'lerin sahibi, çayını höpürdetirken. Çocuklar ceplerindeki parayı birleştirip uzatıyorlar sandalcıya. Vahit 5'i ipinden yakalayıp iskele görevi gören yassı kayanın yanına çekiyor, damarları fırlamış, nasırlı elleriyle. Gençler hoop atlıyor içine, asılıyorlar küreklere.
"Neden balıkçılara 20, gezenlere 25? Balık için gelenler de düzenli müşterin değil ki. Bir şey tuttukları da yok. Aylak aylak oturuyorlar işte denizin içinde."
Günler sonra ilk kez konuşmaya yeltenmiş olmam hiç şaşırtmıyor onu. Sanki her gün derin sohbetler ediyormuşuz gibi ağır ağır cevaplıyor sorumu.
"Aylaklık ağır iştir evlat" diyor. "İnsan elini, kolunu, kendini nereye koyacağını bilemez. Misal bu iki delikanlı, 25 liraya yapacak daha başka bir sürü şey bulurlar aslında, bu gün canları macera çekmiş belli. Ama aylak adam öyle mi? Varsın benim sandalıma boşaltsın yükünü."
Cevap vermeden dizlerimin üzerine yerleştirdiğim bilgisayarıma dönüyorum.
"Aylaklık ağır iş" kelimeleri beliriyor ekranda.
"Sen ne yazıyorsun öyle her gün?"
Ben kaşındım... Aramızdaki sessizlik anlaşmasını ben bozdum… Tepki göstermem ya da duymamış gibi yapmam manasız bu saatten sonra.
"Öykü" diyorum, başımı çevirmeden.
"Denizi mi?"
"Hayır, ışığı."
"Hangi ışığı?"
"Adadaki”
Bakışlarını görmek istermiş gibi adaya çeviriyor. Henüz erken. Ortalık daha çivit mavisi.
"Bir sürü ışık var adada."
"Bu başka, yanınca gösteririm."
"Yürüyerek geliyorsun hep. Yakınlarda mı oturuyorsun?"
Yolun karşısındaki mavi cam giydirmeli yüksek binayı gösteriyorum çenemle. Başparmağı ve işaret parmağının arasına sıkıştırdığı sigarasından bir fırt daha çekiyor, gözlerini hafifçe kısarak.
"Yakınmış. Evden görünmüyor mu ışık? "
"Görünüyor."
Günlerdir aşina olduğum Polyushka Polye'nin hareketli melodisi bölüyor konuşmamızı. At nallarının ikinci tıkırdayışından sonra açıyor telefonunu.
"Aloo... Evet, benim..."
Kulaklıklarımı takıyorum kulağıma tekrar. Ellerim bilgisayarın tuşlarında.
"Aylaklık ağır iş… İnsan elini, kolunu, kendini nereye koyacağını bilemez..."
Bir kez daha çekiliyor gün. Bir kez daha batıyor güneş. Ocakta yemeği varmış gibi telaşlı, kocası eve dönecek diye süslü... Saat yediye on var. Kulaklığımı çıkarıp bilgisayarımı, termosumu, not defterlerimi toparlıyorum yavaş yavaş. Vahit'lerin sahibi, elindeki ince belli bardağı uzatıyor burnuma burnuma.
"Sağ olasın, kahve içtim ben az önce."
"Sabahtan beri termosta duruyor o kahve. Acımıştır, soğumuştur."
Daha fazla uzatmasın diye alıyorum verdiği çayı.
"Beni de yazdın mı?"
"Evet."
"Okur musun?"
"Bilmem, belki... Bitince…"
Yüzümün birden aydınlandığını görünce, bakışlarını adaya çeviriyor o da.
“Yandı mı.?"
"Evet, yandı! Bak şu yamaçtaki yukarıya giden tek sıra ışığı görüyor musun? Onun başladığı yerde, biraz üzerinde tek başına kırmızı bir ışık yanıp sönüyor. İşte o, gözlem kulesi."
"Eeee?"
"Şimdi biraz aşağıya in. Bak, dört tane yan yana ışık var. Kenardakiler biraz daha büyük ve parlak. Belki de daha önde, bilemiyorum, göz yanılması da olabilir. Sokak lambası ya da normal bir aydınlatma değil bu. Projektör gibi bir şey."
"Peki, neresi orası?"
"Bilmiyorum. Haritadan baktım, belirgin bir yer yok oralarda. Adada oturan bir kaç kişiye sordum, onlar da bilmiyor.
"Gidip baktın mı?"
"Hayır"
"İleriden motorlar geçiyor karşıya."
"Biliyorum..."
"E madem biliyorsun, kandillerin yanmasını bekler gibi her akşam karşıdan seyredeceğine neden atlayıp gitmiyorsun" diyor soran gözleri. Şimdi ben nasıl anlatayım sana bunu be abicim? Sıradan bir yer çıkmasın diye, anla işte!
"Öyküler yazıyorum ben ona " diyorum onun yerine. "Geç oldu, hadi kaçtım ben."
Ertesi gün gelmiyor sandalcı. Sonraki beş gün de... Vahit'lerin çoğu kayalıklarda yatıyor yüzükoyun. Üç tanesi suyun içinde. Ya rüzgar çıkarsa, ip koparsa, dalga alıp götürürse? Bir yere gitmez, diyorum sonra… Gidemez, ipi kısa.
Şu sarı yağmurluklu adam, üç gündür gelip gidiyor elinde mavi kovasıyla. Omuzları her gördüğümde biraz daha çökmüş, taşıdığı her neyse gitgide ağırlaşıyor belli.
"Gelmedi mi bugün de?"
"Saati 20 lira" diyorum istemsizce... Varsın Vahit'e boşaltsın bugün yükünü. Kayıkların ipi en kısa olanını çekiyoruz birlikte, binip gidiyor.
Peki, ben nerelere boşaltsam içimdekileri? Vahit'lerin hepsini dizsem yan yana, taşır mı benim yükümü? Genzimdeki rutubet, ağzımdaki pas, üzerime yapışmış, derime işlemiş ter kokusu, lağım kokusu geçer mi?"
Yüksek duvarların ardındaki denizin sesini, kokusunu duyup kendini göremediğim yıllardan beri, denize koştum ben hep. Gün ışığıyla yıkanan sıcak memleketlerde yuvalar kurdum kendime. Akşam olur olmaz dağıldı, parçalandı hepsi. Pür beyaz odalarda, cibinlikli yataklarda yattım uykulara. Demir ranzalı, küflü şilteli yataklara, kirli sarı duvarlara uyandım gece yarıları. Gülbeyaz’ın koynuna dertop olup, onun terinde kırk kadının ter ve nefes kokusunu boğdum uykularımda. Ağır parmaklıklar, demir kapılar kapandı üzerime hiç açılmamacasına. Hangi Vahit'e döksem içimi bilirim taşıyamaz, duramaz suyun yüzeyinde.
Yedinci gün geliyor ağaç altı komşum. Çay demlemiş. Uzaktan bardağı gösteriyor içer misin diye. Sandalyemi yanına çekip, kahvaltı için aldığım kıymalı böreklerin paketini açıyorum. Cebimdeki iki yüz kırk lirayı çıkarıp önüne koyunca bakıyor.
"Bu ne?"
"Balıkçılara sadece... Gidecek yerleri yoktu."
"Hastaydım" diyor. "Perişan etti bu siktiğimin böbreği."
"Taş mı var?"
"Taş olsa iyi... Böbrek yok!" Kıymalı böreğinden ısırıyor bir parça. Çayından büyük bir yudum alıyor. "Ulucanlar'da bıraktım birini. Öbürü de ite kaka işte... Diyaliz falan..."
Cevap vermeyince, Ulucanlar'a takıldığımı düşünüp devam ediyor,
"Siyasiydim... 80 Darbesi’nde." Çayını höpürdetiyor tekrar, tepkimi bekliyor aslında…
"Öyküyü bitirdim."
"Öyle mi? "
Çantamdan dizüstü bilgisayarımı çıkarıp açıyorum. Kırçıllı saçının üzerindeki şapkasını geriye itiyor. Bu, “kulağım sende” demek…
Yosun, rutubet ve lağım kokuyor gece... Açık kalan balkon kapısı, beyaz, hafif tülü havalandırırken, o çok iyi tanıdığım kokuya da yol veriyor genzime doğru. İki saattir yatakta tavanı izleyerek beklediğim uyku gelmek bilmiyor bir türlü. Ayağıma dolaşan mor, kaygan yatak örtüsünü tekmeleyip atıyorum yataktan. Sonra da kendimi… Balkona çıkıp bir sigara daha yakıyorum. Duman, ciğerlerimden geçip ayak parmaklarıma kadar iniyor. Sağ elimin baş parmağı, avucumdaki ahşap sandalın pürüzsüz yüzeyinde dolaşıyor. Başımı denize doğru çeviriyorum bir kez daha, işte tam karşımda şimdi... Gece karanlığında nasıl da parlak ve heybetli görünüyor. Yıllar yılı gecelerimi bölen kâbuslarımdan ne kadar da farklı…
Aydınlatılmış surların arkasındaki dört büyük projektör ışığını arıyor gözlerim. Karanlıkta ateş böcekleri gibi parıldayan ışıkların yanında o dört projektör fark ediliyor hemen. İkisi daha büyük, önde. Arkadakiler biraz daha küçük gibi. Aslında aynılar. Bilmeyen biri hepsini yan yana, bir düzlemde görür. Göz yanılması. Sol arkadakine takılıyor gözüm.. Ve altı yaşına dönüyorum o an...
Yatağımın arkasındaki dev pencerenin içine kadar geliyor ışık. Sırtımı dayadığım duvarın karşısında, geniş, sarı, aydınlık bir şeride dönüşüyor. Gülbeyaz'ı çığlık çığlığa götürdüklerinden beri kaç saat geçti bilmiyorum. "Daha gününe çok vardı" diyor Hacer kadın, dudaklarının arasında mırıl mırıl dualar okuduktan sonra. İnci yanıma geliyor, Gülbeyaz’ın kanı bulaşan pijamamı ve çarşafı değiştirip tekrar yatağa yatırıyor beni. "Uyu sen" diyor. "Korkma anneni hastaneye götürdüler, iyileşecek." Işıklar tekrar sönüp herkes yatağına çekildiğinde bir müddet uyumayı deniyor, beceremeyince kalkıp aylardır oyun alanım olan büyük pencereye tırmanıyorum. Ayak altında dolaştığım için kızdıklarından beri annem orada yuva yapıyor bana her sabah. Yüksek pencerenin içindeki geniş taş duvara battaniye serip oturtuyor beni. Elimde çoğunlukla İnci'nin verdiği defter, kalem. Sayfalar dolusu ALİ yazıyorum. Ne demişti İnci? " Bak bu A, Ali'nin A'sı... Bu, Leyleğin L'si, bu da İnci'nin İ'si... Şimdi bir sayfa ALİ yaz bakalım. Eğer düzgün yazarsan yarın Melahat Abla'dan izin isterim. Revire giderken yanımda götürürüm seni” Revir ne bilmiyorum, ama belki başka çocuklar da vardır orda. Belki geceleri sesini duyduğum denizi, İnci'nin anlattığı gemileri görürüm. Daha dikkatli tutuyorum kalemi bu kez. Burnumu deftere yapıştırmış, dilim dışarıda, olabilecek en düzgün ALİ’leri diziyorum yan yana..
Gülbeyaz gideli saatler geçti... Yaz kış yaktığımız soba söneli de öyle… Pencerenin nemli soğuk duvarı, çıplak ayaklarımı üşütüyor. Elimdeki ahşap oyma sandalın mavi beyaz pürüzsüz gövdesinde geziyor üşümüş parmaklarım. Dalgaların ve rüzgarın sesi kulaklarımı tırmalıyor. Çift direkli sandalımıza atlayıp, yelkenimizi rüzgara verip, Gülbeyaz'la buradan gidişimizin hayalini kuruyorum...
Yosun, rutubet ve lağım kokan bir gece... 30 yıl sonra, dalgaların ve rüzgarın sesi kulaklarımı tırmalıyor bir kez daha. Elimdeki ahşap, mavi beyaz sandalın pürüzsüz gövdesinde geziyor üşümüş parmaklarım. Denizi görüyorum bu kez, tam karşımda… Ve o rüzgarın bizi hiç bire yere götürmeyeceğini biliyorum artık… Sandalın ipi kısa…
Bir kaç saatlik uykunun ardından otelden ayrılıp, kahvaltı için sahildeki çay bahçesine iniyorum. Çayımı getiren garson hemen teşhisi koyuyor.
"Gezmeye mi geldin abi?"
"Evet"
"Cezaevine gittin mi?"
"Henüz değil"
"Gelmişken muhakkak git abi. Sabahattin Ali en ünlü şarkılarını orda yazmıştı. -Şiirlerini demek istiyor-. Dut ağacını da gör muhakkak, hikayesi yazıyor duvarda. Pala'yı görürsen selamımı söyle. 25 yıl gardiyanlık yaptı hapishanede. Ne hikayeler var onda bilsen."
Burada herkes dark turizmin anlatıcısı olmuş. Şehir bundan para kazanıyor adeta. Kahvaltıdan sonra ayaklarım yine cezaevine sürüklüyor beni. Garson söylediği için değil tabi ki. İki gün önce Sinop’a gelişimin, sahildeki o otele yerleşmemin sebebi bu zaten. Ama ne kadar etrafında dolaşsam da bir türlü adım atamadım hala içeriye.
Pala yine kapıda, etrafına kadınlı erkekli bir grup toplamış, bilek kalınlığındaki uzun bıyıklarını sarkıta sarkıta hararetle anlatıyor. Zindanı, hücreleri, mahkumların kapı altında yedikleri hoş geldin dayağını. Ezberlediği bir şiirden aklına gelen kıtaları okurmuş gibi, daldan dala atlıyor. "Kibrit bile yanmazdı burda rutubetten" diyor. “Kuş uçmadı bu hapishaneden. Hiç kimse kaçamadı. Üç kişi denedi sadece, üçü de yakalandı.” diyor. Devletten emekli olmuş, cezaevinden bir türlü olamamış bu kara yağız adam, geçmişin anılarından kopamıyor anlaşılan. “Almıyorlar beni içeri, yoksa size kaldığım yeri de gösterirdim” diyor. Kolay değil. O da gençliğinin en heybetli yıllarını bu rutubetli duvarların arasında çürütmüş neticede. Katilin dönüp dolaşıp aynı yere gelmesi gibi, umutlarımızı gömdüğümüz yerden uzaklaşamıyoruz demek. Bir an Pala'yla aramda saçma bir yakınlık kurduğumu fark edip uzaklaşıyorum oradan. Bu kez kapının önündeyim. Ve arkamdaki kalabalık gruptan uzaklaşmak isterken, nasıl olduğunu anlamadan kendimi duvarların ardında buluyorum.
“ Gişeden bilet alacaksınız” diye uyarıyor görevli biri.
Zamanında üzerine demir kapılar kapatılan yere bilet alıp girmek… Ne ironik! Tuhaf gülümseyişimi görünce itiraz ettiğime kanaat getirip sinirli bakışlar atıyor bana doğru.
Az sonra zindanı, kapı altını, görüş yerlerini geçip iç avluya giriyorum. İşte, idamlık Hüseyin’in diktiği dut ağacı önümde… Duvarı okumama gerek yok. Onun “umut” için dikildiğini biliyorum ben. Birden bacaklarımın titrediğini hissediyorum, koltuk altlarımdan soğuk terler boşalıyor. İlerideki kameriyeye gidip, ahşap bankta nefeslenmek istiyorum. Hızlanan kalp atışlarımı yatıştırmak için gözlerimi kapatıyorum bir an.
Bir sığırcık ötüyor başımın üzerinde. Hafif bir rüzgar yalıyor yüzümü. Dut ağacı hışırdıyor. Lacivert tayyörlü, lacivert şapkalı Melahat Abla’nın arkasından yürüyoruz şimdi İnci’yle el ele. Henüz denizi göremedim. Gemileri de… Ama gökyüzü daha geniş burada, kuşlar uçuyor. Kameriyenin yanına geldiğimizde, ahşap bir banka oturtuyor beni.
“Benim işim çok uzun sürmez Ali’cim. Sen uslu uslu otur burada, hemen döneceğim” diyor.
Bankın köşesine ilişmiş İnci’yi beklerken etrafımı seyrediyorum. Burada erkekler var hep. Bizim bahçede yok… Kimi tespih çekiyor, kimi yüksek duvarın dibine çömelmiş, kimi hızlı adımlarla yürüyor. Duvara gelince dönüyor, bir daha yürüyor. Başımı çevirince karşımdaki masada onunla göz göze geliyoruz. Kırçıllı saçlarının üzerine yerleştirdiği yün şapkasını geri itiyor, başparmağı ve işaret parmağının arasına sıkıştırdığı sigarasından bir fırt çekiyor gözlerini kısarak.
“Gel bakalım evlat. Çay içer misin?”
“İçmem”
“Annen miydi giden ?”
“Hayır, İnci… Ne yapıyorsun sen o elindeki ağaçlarla?”
“Sandal… Hiç sandal gördün mü sen daha önce ?”
“Hayır”
“Peki deniz?”
“Onu da görmedim, ama sesini duyuyorum bazen, özellikle geceleri... Sen neden sandal yapıyorsun ki?”
“Ne yaparsın? Aylaklık ağır iş… İnsan elini, kolunu, kendini nereye koyacağını bilemiyor... Ben de sandal yapıp içine koyuyorum işte. ”
“Sandalla mı gideceksin buradan ?”
“Gidemem, ipi kısa…”
Zımparayla şekillendirdiği ahşabı maviye boyuyor bir taraftan da. Altına geniş bir sıra beyaz şerit geçiyor.
“Adın ne senin ?”
“Ali”
“Adını yazabiliyor musun sen Ali?”
“Yazıyorum, İnci öğretti”
“Gel o zaman”
İnce bir fırça alarak siyah boyaya batırıp, parmaklarımın arasına yerleştiriyor. Elimi tutup beyaz şeridin üzerinde fırçayı benimle birlikte hareket ettiriyor. Mavi sandalın beyaz şeridinde ALİ yazıyor şimdi… Tıpkı defterimdeki gibi!
Etrafımda gürültüler duyunca açıyorum gözümü. Kalabalık bir turist grubuna dut ağacını gösteriyor rehber. Hüseyin Pehlivan’ı anlatmaya başladığında uzaklaşıyorum oradan. Kirli sarı duvarların arasındaki dar geçitten geçip, taş merdivenlerden ikinci avluya çıkıyorum. Çakıl taşlarının üzerine kahverengi tabelalar koymuşlar. Ünlü şairlerin, yazarların yattığı koğuşları işaret ediyor. Benim kafamın içinde başka işaretler var. Ayaklarımı ağır ağır peşim sıra sürüklerken, bir oyunun taşları zihnimde yerlerine oturuyor. Islah evini geçip aradığım yeri buluyorum. Kadınlar Koğuşu! Kulaklarımda geçmişten gelen uğultular… Güneş görmeyen dar avluda birbirimize sokulmuş, bir parça gökyüzü görmeye çalışıyoruz.
“Kadın kısmı hep suçlu, hep kötü” diyor, sigaradan tarazlanmış bir ses. “Buradaki karıların çoğu kocalarını, kardeşlerini kesmiş ya, güneşi bile göstermiyorlar bize.”
Titrek adımlarla içeriye yürüyorum. Genzime yuva yapmış küf, lağım, ter ve nefes kokusu yakıyor ciğerlerimi. Sertçe kapanan ağır demir bir kapının metalik sesini duyuyorum. İşte, şu üçüncü pencere… Hatırladığım kadar yüksek değil. Şimdi rahatça oturuyorum çerçeveyle arasındaki boşluğa. Sırtımı nemli duvara dayayıp, ayaklarımı karşıya yaslıyorum. Pencerenin içine kadar geliyor ışık… Geniş, sarı, aydınlık bir şerit oluyor karşımdaki duvarda. Avucumdaki mavi beyaz, ahşap sandalın pürüzsüz yüzeyinde dolaşıyor parmaklarım. Ayaklarım üşüyor... Ellerim üşüyor… İçim üşüyor… Ağlaya ağlaya dalıyorum rüyalara. Mavi sandaldayız annemle birlikte, rüzgar arkamızdan üflüyor. Hem ipi hiç te kısa değil. Bir el saçımı okşuyor. Uyanıyorum... İnci… Taşın üzerinden kucaklayıp alıyor beni. Yüzüm saçlarının arasında, kulağıma fısıldıyor.
“Gülbeyaz gitti Ali’cim… Melek oldu!”
“Ama sandalımla gidecektik biz…”
Bilgisayarımı kapatıyorum. Başparmağının ve işaret parmağının arasına sıkıştırdığı sigarasından derin bir nefes çekiyor. Gözü ağaca bağlı Vahit’lerde... Yan yana sessizce oturup, ışığı bekliyoruz birlikte. Ben konuşmuyorum… O duyuyor!
Avucumdaki mavi boyalı ahşap sandalın pürüzsüz yüzeyinde geziyor parmaklarım. Geniş, beyaz şeridinde ALİ yazıyor... Tıpkı defterimdeki gibi.
Henuz yorum yok. Ilk yorumu siz yapin!