Yazları tozlu, kışları buzlu ve her mevsim pusluydu.

Mecburiyet’ti adı, içine doğduğum şehirdi. Buraya mecburen gelenler öyle koymuştu. Yeni adı, gerçek adını unutturmuştu. Geldikleri gün başlardı kaç günleri kaldığının hesabı. Bense bir değil, tam altmış bir mevsim nefes almıştım içinde. Almıştım demeyelim de alır gibi yapmıştım. Oysa ters laleyi bile görmemiştim daha. Sadece Mecburiyet’te yetişirmiş, bin metre yüksekten sonra boy verirmiş ancak. Öyle demişti ‘Mecburiyet’te Bir Mevsim’i okuyan ve on bir mevsim sonra giden Zeynep öğretmen. Bir tek babam görmüştü bizim evde ters laleyi, Berçelan’a uçkun toplamaya çıktığında. Koparıp eve getirmek istemiş ama dalından kopar kopmaz küsmüş yere bakan çiçekleri. Biz çıkamazdık Berçelan’a, silahlı adamlar vardı. Bazen şehre de inerlerdi. Sonra birilerinin kızının, oğlunun gittiğini duyardık yanlarında. Rızaları var mıydı yok muydu bilmezdik. Nerde eğitim aldıklarını, silahlarını kime doğrulttuklarını da…

Abim gitmesin diye Adana’ya pamuğa göndermişti babam. Beni de kirlendiğim kış işe koymuştu, Mecburiyet’e yeni düşen Nuran öğretmenin yanına. Düşen diyorum çünkü kendiliğinden gelmezdi hiç kimse buraya, gönderilirdi. Evini temizleyecek, çocuklarına bakacaktım Nuran öğretmenin. “Sen kendin çocuksun.” dememişti kimse. “Evlenene kadar.” demişti babam. Evlense miydim yoksa, amcamın üçüncü karısından kızı yaşıtım Safiye gibi? Halam gelmişti artık, meme başlarım tomur tomurdu. Dağgöl Mahallesinden Bedirhan bıyık burar olmuştu zahirecinin önünden her geçişimde.  Silahlı adamların peşinden mi gitseydim yoksa maazallah. İlkokul sonda bana da musallat olmuşlardı da anama bile demeye korkmuştum, babam duyar da okuldan alır diye. Zeynep öğretmenin sıkı tembihlerine rağmen ortaokula gitmem babamın aklına gelmemişti. Aklına değil de işine gelmemişti asıl. Anam sürekli hastaydı, evde dört kardeşim vardı bakılacak, abim gittiği yerlerde kendiyle pek haşır neşirdi demek sesi çıkmaz olmuştu. Üç yol vardı önümde. Ya silahlı adamlarla gidecektim (maazallah hafazanallah) sıra arkadaşım Gülsüm gibi. Ya kocaya varacaktım. Bedirhan haber göndermişti babama, üç karısının üstüne istiyormuş beni. “Gelsin otursun evimin baş köşesine, sıcak sudan soğuk suya sokmam elini.” demiş. Boynuma metre metre zincir, koluma sıra sıra bilezik, belime altın kemer, babama 3 buzağılı inek, on koyun verecekmiş. Anam ilk defa ağzını açtı. “Kuma gitme.” dedi. Babam ilk defa sustu. Tek yol kalıyordu o vakit. İşe gidecektim. Hem yedi nüfuz dağdan toplanan uçkun parasıyla doyar mıydı hiç?

Üç mevsim ancak dayandı Nuran öğretmen. Van’dan gelirken silahlı adamlar otobüsün yolunu kesmiş, zor kurtarmış canını. İşi de beni de Mecburiyet’i de bıraktı gitti. Bedirhan’ın dudaklarını örten sararmış bıyıkları tekrar rüyalarıma girer oldu. Bir gün öğlene doğru çıktı geldi babam.

“Hazırlan kız polisevine gidiyoruz, yeni esvaplarını giy.” dedi.

Polisevini duyunca sırtımdan bir yel geçti. Önünden geçerdim kimi gün. Nöbet tutan polislerle göz göze gelirdik. Dostlar mı düşmanlar mı anlamazdım bakışlarından. Onların da elinde silahları vardı nihayetinde. Ama Zeynep öğretmen bir gün derste demişti ki; cumhuriyet için, Atatürk için buradaymış onlar. Askerler, polisler, öğretmenler, doktorlar yani. Yoksa bir mevsim bile kalmazlarmış Mecburiyet’te. Belki de son cümleyi derste söylememişti de ben öyle düşünmüştüm.

Babam yeni esvaplarını giy deyince düğünlerde giydiğim parlak kırmızı kiraz fistanımı çıkardım sandıktan. Nuran abla pek severdi, siyah saçlarıma, yeşil gözlerime çok yakışırmış, öyle derdi. İçimde uzun kolları dizlerime değen beyaz kiraz, üzerinde gümüş tellerle işlenmiş kırmızı fistan. Belimde anamın çeyizinden gümüş kemer. Elbisemin kolları yürüdükçe dalga dalga uçuşur, kanatlarımı çırpıyorum sanırdım her giydiğimde. Koşardım ki daha hızlı uçuşsun kanatlarım. Dört tarafı yüksek dağlarla çevrili Mecburiyet’te, gökyüzünü başını kaldırırsan görebilirdin ancak. Ve ancak kanatların olursa aşıp gidebilirdin o yüksek dağların arkasına.

Ağlamaktan gözleri şişmiş bir kadın ve kocası karşıladı bizi polisevine girdiğimizde.

“Hoş geldin Hasan!” dedi adam

“Sen hoş gelmişsen hocam!”

“Hocam değil, komserim.”

“Kusura kalma ağzımız alışmış.”

Haklıydı babam. Mecburiyet’e dışarıdan gelen herkese mesleği ne olursa olsun hocam derdik biz.

“Bu mu kızımız?”

“He ya. Öp Berfin abinle ablanın elini.”

Kiraz fistanımın eteklerini toplayıp kadının eline hücum ettiğimde, az önce zorla dindirdiği belli olan göz yaşları tıpır tıpır dökülmeye başladı tekrar.

“Şaka mı ya, şaka mı bu? Nereye düştük biz?” diyordu bir yandan da.

Kocası kaşını gözünü oynatıp susturamayınca babamdan izin istedi.

“Hasan sen bize müsaade et, biraz konuşalım hanımla.”

Biz babamla yan taraftaki koltuklara geçip beklemeye başladık. Önümüzde uzun bir masa; masada üniformalı on, on beş adam vardı. Üniformalıların en yaşlısı masanın başına oturmuş, eliyle camdan görünen Sümbül dağını gösteriyor, “Şu dağda beş bin terörist var!” diyordu.

Başımı tekrar kadınla adama çevirdim. Adam fısır fısır bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

“Leyla’cım konuştuk bunu daha önce.  Ben sana getirmeyelim Umut’u demiştim.”

“Umut’u getirdiğimiz için ben buradayım zaten. İki yaşında daha. Baba görmeden büyümesin dedik. Yoksa gül gibi işim vardı benim, mis gibi evim. Mutfak dolapları yerine duvardaki terekleri geçtim, şehrin içinde inekler yürüyor yaa. Otuz yıl önceye geri götürdün beni bir günde.”

“Ne yapalım? Geldik bi kez, sıkıcaz artık dişimizi iki yıl.”

İki yıl?  Sekiz mevsim kalacaklar demek. İki tozlu yaz, iki adam boyu karlı ve çığlı kış demek bu. Hem Bedirhan da ümidini keser belki benden iki yılda. İyi iyi!

“Hem kıza ne demeli? Çocuk bu daha. Bu dallı güllü kız çocuğuna mı emanet edicem ben gözümden sakındığım evladımı? Türkçe konuşabiliyor mu acaba?” Sesini biraz daha kıstı “Hem kokuyor da!”

“Ne yapalım Leyla? Şu an en önemli konumuz Umut’un güvenliği. Eğitimine dönüşte bakarız artık. Tamer anlattı, dokuz ay bakmış onların çocuklarına. Ailesi devlete yakınmış. Tek kriterimiz bu şu an, mecburuz anla!”

Nefes aldığım şehirden sonra ben de birilerinin mecburiyeti oluyordum demek. Bedirhan’ın tütünden sararmış bıyıkları geldi bir kez daha gözümün önüne. Ayağa fırlayıp önüne dikildim kumral saçlı adamın.

“Dört kardeşime de ben baktım!” dedim. “En küçüğü iki yaşında. Nuran abla da memnundu benden hem.”

Murat abi başını salladı. Leyla abla sessizce hıçkırdı. Babam ellerini ovuşturdu. Bu, iki yaşındaki Umut’un sekiz mevsimlik bakıcısı olmam konusunda büyüklerin anlaşmış olması demekti.  

İlk kez bir hafta sonra gittim evlerine. Leyla abla kendi kıyafetlerine benzeyen giysiler almış bana. “Evde bunları giyersin Berfin.” dedi. “Bir de her gün duş al lütfen. Banyoya havlu bırakıyorum senin için. Kıyafetlerini de sık sık yıka makinada.”

Biraz yatışır gibi olmuştu. Artık ağlamıyordu ama hala huzursuzdu. Genellikle hırçın, sürekli mutsuzdu. Kızgınlığı kocasına mı, Mecburiyet’e mi yoksa bana mı anlayamıyordum. Bazen elimden düşürüp kırdığım bir cam kâseye, bazen Umut’a giydirdiğim yanlış giysiye, bazen eve uğrayan arkadaşıma, bazen markete gelmeyen ıspanağa yöneliyordu öfkesi. Çünkü ıspanak, bir markette yoksa hiç birinde yoktu.

Tam alışır gibi olmuştu ki bir gün hıçkıra hıçkıra geldi bankadan. Açılış töreni mi ne varmış, bölge müdürü, başka misafirler gelecekmiş şubeye. Sabah özenerek yaptığı saçları darmadağın, makyajı yüzünden yol yol akmış girdi kapıdan. Ağlama koltuğuna attı kendini.

“Plastik çiçek Murat, plastik çiçek! Bir gün sonra gelen gazeteyi anladım, gelmeyen ıspanağı anladım. Plastik çiçekten çelenk ne demek? Sıra sıra çelenk girdi bu gün şubeye, hepsi plastik. Çiçek bile yetişmiyor bu mendebur memlekette. Biz çocuk yetiştirmeye çalışıyoruz.”

Murat abi içini çeke çeke ağlayan Leyla ablayı sakinleştirmeye çalışırken “Ters lale var abla” dedim. “Berçelan’da. Sadece Mecburiyet’te yetişirmiş.” Öyle demişti Zeynep Öğretmen. Abim gitsin koparsın sana, onun da silahı var.

Bana kötü kötü bakıp bir feryat daha kopardı, gidip kendini yatak odasına kilitledi Leyla abla. Yine neyi yanlış yaptığımı anlayamamıştım.

Ertesi hafta nefesimi tutup sordum:

“Abla Ereğli’den güzel değil mi, neden sevmiyorsun Mecburiyet’i?”

O anlamsız ve donuk bakışlarıyla baktı yine.

“Yani Ereğli ilçe sonuçta, burası il. İl daha büyük olur, Zeynep öğretmen öyle demişti. Öyle değil mi?”

“Sen hiç Mecburiyet’ten çıktın mı Berfin ?”

“Yüksekova’ya gittim bir kez.”

“Yarın Van’a doktora gidiyoruz. Babanla konuşalım sen de gel. Umut’a bakarsın hem yollarda.”

Ertesi sabah güneş yüzünü göstermeden koyulduk yola. Kıvrıla kıvrıla gittiğimiz daracık yolların bir tarafı uçurum, bir tarafı ot bitmez, kar tutmaz yüksek dağlardı. Uçuruma baktıkça gözlerim kararıyor, yol kıvrıldıkça midem bulanıyordu ama sesimi çıkarmadım. Mecburiyet’i kendi kaderine hapseden dağlar yanından geçip gittikçe büyülemişti beni. Kanatlarımı evde bırakmıştım ama Murat abinin kullandığı arabanın tekerlekleri kanat olmuş uçuruyordu hepimizi. Dört saat sonra Van’a girdiğimizde şaştım kaldım büyüklüğüne. Denizi gördük sonra. Uçsuz bucaksız, masmavi bir su. Aslında gölmüş ama deniz diyorduk biz. Üzerinde koca koca gemiler… Hatta tren yolu döşemişler limana, vagonları gemilere bindirip öyle gönderiyorlar karşıya.

“Batmaz mı?” dedim.

“Batmaz.” dedi Leyla abla. “Suyun kaldırma kuvvetini öğretmedi mi size Zeynep Öğretmen?”

“Yok!”

Suyun kaldırma kuvvetine sıra gelmemişti demek. Türkçeyi ancak öğretebilmişti bize Zeynep öğretmen.

“Doktor saatine kadar bir yerde yemek yiyelim.” dedi Murat abi. Bizi deniz kenarında beyaz masa örtülü bir lokantaya götürdü. Önüme gelen tabağı sildim süpürdüm. Ben daha önce böyle bir yemek yememiştim. Aziz Ağa’nın evinde bayram ve düğünlerde kurulan sofralarda bile…

“Abla bu yemeğin adı ne?”

Şaşkın şaşkın baktı.

“İskender Berfin, yemedin mi daha önce?”

“Yok.”

Leyla abla bir şey yemedi o gün. Dalgın gözleri iyice donuklaştı sonraları. Arabada gelirken fısır fısır konuştuklarında anladım, Umut’un kardeşi olacakmış, onu bırakmışız doktorda.

“Keşke yapmasaydık. Bulunurdu bir çaresi.” diyordu Murat abi.

“Nasıl bulunurdu? Bak Umut’u neremize koyacağımızı şaşırıyoruz.”

Ben bakardım halbuki. Nasıl dört kardeşime baktım, nasıl Nuran ablanın çocuklarına baktım, nasıl Umut’a bakıyorum? Ona da bakardım. İkiniz bir Berfin edemediniz mi be?  Günah sabiye be!

O günden sonra ablam iyice içine kapandı. Zap suyunun yazları sustuğu gibi sustu kaldı. İşe gitmediği günlerde gözleri Sümbül Dağı’nda, cam kenarında otururdu hep. Gözyaşları göz pınarlarında ağlamaya hazır dururdu sürekli ama artık ağlamazdı. O sararıp soldukça benim ona kızgınlığım geçti. Van’ı görmüştüm ya, İstanbul daha büyüktü demek. Ondan üzgündü. Bir gün beni çarşıda bir lokantaya götürdü, İskender yedik birlikte. Sanırım aramızda sulh olmuştu.

Sonra şehirde bazı olaylar çıktı. Silahlı adamlar yol kesmeye, kimlik sormaya, askeri, polisi, öğretmeni alıp götürmeye başladı yine. Şehrin içinde iki askerin arabasının altına gündüz gözüyle bomba koymaları da o günlere denk gelir. Günlerce garibim askerlerin parçalarını topladılar çatılardan, balkonlardan. Kimin koyduğunu hiç kimse görmemiş Mecburiyet’te, öyle dediler.  Vali de, komutan da çok sinirlendi. Ablam tekrar hırçınlaşmaya başladı. Her şeyi yasakladı Umut’la bana.

“Bak Berfin bu eve kimse girmeyecek, arkadaşın bile olsa. Yanınızda biz olmadan dışarıya adım atmayacaksınız! Bahçeye bile… Anladın mı? Komşulara da kapıyı açmayacaksın. Tamam mı?”

“Tamam abla. Anladım.”

Ama anlamıyordum. Kimden, neden saklanıyorduk ki? Hadi eve kimseyi almadım tamam. Küçücük çocuğu ben nasıl zapt edeyim, duru durağı yok ki. Oyuncaktan da, televizyondan da, kitaptan da sıkılıyor hemen. Arkası bitmez, sonu gelmez soruları var. “Neden?” diye sormaya başlayınca başa çıkamıyorum. Bilmiyorum ki ben de “Neden?” Beni ağlatana kadar soruyor da soruyor. “Neden?” soruları başladığı vakit bahçeye çıkartıyorum, top oynuyoruz. Ancak o zaman soruları unutuyor.

İşte o günlerdeydi galiba.  Dört mevsim falan olmuştu ablamlar geleli. Gece ev boyu kar yağmış yine.  Sabah kapıyı açtım, içeri doldu. Leyla ablayı aradım hemen.

“Abla çok kar yağmış.”

“Eee?”

“Yollar kapanmış, nasıl geleyim?”

“Bir şekilde gel Berfin. Böyle soru mu olur? Umut’u kime bırakayım? Ben yollar kapanmış, nasıl geleyim diyebiliyor muyum işe?”

“Ama abla…”

“Dur Berfin dur, abin gelir alır şimdi seni. Acele et kızım hadi, geç kaldım.”

Bir saat sonra eve vardığımızda kapıda bekliyordu beni. Söylene söylene giydi ayakkabılarını. İşaret parmağını gözüme gözüme salladı.

“Bak komşulardan duyuyorum bahçede oynuyorsunuz. Bir kez daha söylüyorum, asla dışarı çıkılmayacak, tamam mı?  Asla!“

Onlar gidince kahvaltımızı yaptık Umut’la. Alaaddin’in lambasındaki cini bir kez daha yaptık bozduk. Lambanın bir parçası kaybolmuştu, onu aradık koltukların altında. Bulunca yap boz tahtasında kalan boşluğa yerleştirdik. Lambadan “Neden?” duman çıktığını, Alaattin’in kulağında “Neden?” küpe olduğunu, “Neden?” bacaklarının olmadığını anlattım beş yüzüncü kez. Sıkıldı yine çocuk.

“Kardan adam yapalım Berfin abla.”

“Ben leğene koyup kar getireyim, içerde yapalım olmaz mı Umut? Annen kızıyor dışarı çıkınca. Üşürsün hem.”

“Olmaaz bahçede yapalım. Salep içeriz gelince.”

Kabul etmeyince ağlamaya başladı. İstediğini yaptırana kadar ağlayacaktı, biliyordum. İçeride yapsak her yer su olacaktı şimdi. Ona da kızardı ablam sonra. Hem sabah gelirken nasıl da hoşuma gitmişti ayaklarımın altında gıcırdayan kar. Üç mevsim kar yağardı Mecburiyet’te ama bazen de başka yağardı gerçekten. Yumuşacık… Tane tane… Ilık ılık diyecem güleceksin şimdi. Öyle ama. Van’dan döndükten sonra bir akşam kartopu oynamıştık dışarıda dördümüz. İçeri girdiğimizde salep yapmıştı Leyla abla. Üşüyen ellerimizi burunlarımızı ısıtmıştık. Ne güzeldi o akşam.  Şöyle beş dakikacık çıksak. Kapının önünde… Kimse görmeden ha? Dönünce salep yaparım, ısınırız.

Bahçe duvarının yanında kardan adamın gözleri için kömür parçaları ararken, sanki vahşi bir hayvan atladı üzerime. Omuzlarımdan tutmuş sarsıyor, avazı çıktığı kadar bağırıyordu Leyla abla.

“Ben sana çıkmayacaksınız demedim mi? Neden dinlemiyorsun kızım lafımı, neden? Ya gelip alırlarsa, götürürlerse Umut’u? Bunu anlamayacak kadar salak mısın?”

“Umut çok istedi abla. Çok ağladı, susturamadım.”

Yanağımda patlayan tokatla karların üzerine savruldum. Babamdan sonra yediğim ilk tokattı bu. Murat Abi, ikincisi için kalmış elini havada yakaladı ablamın.

“O da çocuk daha Leyla!”

Elimden tutup kaldırdı sonra beni yerden. Ablam koşarak içeri gitti. O öğleden sonra o bir odada, ben bir odada ağladık. Telefonla konuştuğunu duydum hıçkırıklarının arasında.

“Anlamıyor anne, anlamıyor. O kadar söyledim, dinlemiyor beni. Çoktan gönderirdim ben bunu ama mecburuz işte.”

Anlıyordum Leyla abla, anlıyordum. Sen bana ne kadar mecbursan, ben de o kadar mecburdum sana. Umut’un ışıl ışıl gözleri olmasaydı… Bir de ayın on beşinde alacağım maaşı bekleyen babam. Bir de Bedirhan’ın tütünden sararmış bıyıkları...

Bir tek misafir geldiği zaman güler olmuştu Leyla ablanın yüzü artık. O akşamlarda Umut’a bakma bahanesiyle kalırdım ben de. Neşeyle gülümserken, gözleri bir noktaya takılı şarkı söylerken nasıl da güzelleşirdi. Kötü kadın değildi aslında. Aslında hırsı bana da değildi. Mecburiyet’e mi kızgındı, onu buraya getiren kocasına mı, yoksa kendine mi bilmiyordum. Ama kadınlı erkekli arkadaşları doluştuğu vakit başka bir yer olurdu ev. O da başka bir kadın olurdu adeta. Sanki kanatlanıp Mecburiyet’ten çıkar, uzakta ışıl ışıl bir şehre konardık hep birlikte. Hiç görmediğim şeyler görmüştüm o evde. Erkekler mutfağa girer yemek yapardı. Kadınlar içki, sigara içerdi. Doktor Yılmaz abi gitar, bağlama çalardı. Herkes şarkı söylerdi. Dans ederlerdi. Bir gün büyük plastik bir çam ağacı çıkardı dolaptan ablam. Ağacı kurduk, renkli toplar, parlak ışıklarla süsledik. "Yılbaşı geldi!” dediler. Beş mevsim olmuş onlar geleli. Üç mevsimleri kalmış, onu kutlayacaklarmış. Herkes birbirine hediye almış, ağacın altına koydular paketleri. Saat 12’de paketler el değiştirmeye başladı. Bana da vardı. Hem de beş tane. Her gün misafir gelseydi keşke. Her gün gülseydi Leyla abla. Ben düzinelerle tabak, bardak yıkamaya razıydım.

Bir mevsim daha geçmişti galiba. Evet evet; karlar erimeye, Zap’ın deli suları Depin’de köpürmeye başlamıştı. Bir akşam üzeri Sabri abi çıktı geldi. Sonra diğerleri. Ellerinde renk renk kağıtlar, yumak yumak ipler, uzun çıtalarla. “Uçurtma yapıyoruz.” dediler. Hepimiz heyecanlandık. Ben okuma kitabında görmüştüm uçurtmayı daha önce ama gerçeğini görmemiştim hiç. Halının üzerine kağıtları yayıp yapıştırdı Sabri abi. Sonra çıtaları iplerle birbirine bağladı. Umutla bana küçük bir makas ve mavi kağıtlar verdi.

“Şimdi böyle ikişer parmak şerit şerit düzgünce kesin Berfin. Kuyruk olacak bu. Kuyruğu ve ipi ne kadar uzun olursa, o kadar yukarı çıkar uçurtma.”

“Sümbül’den de mi yükseğe. Van bile görünür mü?”

“Görünür ya.”

Gövdesi sarı, kuyruğu maviydi uçurtmanın. Üzerine mavi mavi yıldızlar kesip yapıştırmıştık. ‘Sarı Gelin’ koyduk adını. “Gökyüzünde nazlı nazlı süzülsün” diye dedi Sabri abi.

Ertesi gün hep birlikte Depin’e gittik. Murat abi mangalda sucuk pişirdi. Leyla abla suyun içinde yürüdü gitti. Sabri abi bize uçurtmayı nasıl uçuracağımızı gösterdi.

“Bak, böyle rüzgâra doğru tutup koşacaksın. İpini yavaş yavaş salacaksın. En yükseğe çıktığında ipini bazen sıkı sıkı tutup, bazen gevşeteceksin ki kopmasın. Rüzgâra göre… Tamam mı?”

Sarı Gelin yükseldikçe Umut zıp zıp zıplıyordu etrafımızda.  Bana da tutmam için verdi ipin ucunu Sabri abi. Uçurtma beni yukarıya doğru çekerken ense kökümden kanatlarım çıkmaya başladı. Gökyüzünde yükseldikçe yükseldik birlikte. Tam Sümbül’ü aşıyordum, tam denizi görecektim ki rüzgâr dindi. Sarı Gelin süzüle süzüle indi yere.

Artık rüyalarıma Bedirhan’ın bıyıkları değil, Sarı Gelin girer olmuştu. Yükseklerde nazlı nazlı süzülüşü, gökyüzünde dalgalanan mavi kuyruğu... Birlikte Sümbül’ün üstünde uçuşmamız.

“Yine gidelim mi uçurtma uçurmaya?” dedim bir gün Murat Abi’ye.

“Ortalık çok karışık şimdi, gidemeyiz Berfin” dedi. Ama rüyalarımdan çıkmıyordu ki artık masmavi kuyruğun gökyüzünde çırpınışı.

Bir sabah yine Umut’la “Neden?”  lerin arasında kaybolmuşken kendimi tutamadım.

“Uçurtma uçurmak ister misin Umut?” El çırptı sevinçle.

“İsterim… İsterim…”  

“Hiç kimseye söylemek yok ama tamam mı? Aramızda sır. Yoksa dışarı çıkamayız bir daha.”

“Tamam, sır.”

Leyla ablanın attığı tokat aklıma geldikçe yanağım sızlıyor, vazgeçiyordum aslında. Ama sonra yine süzülmeye başlıyordu uçurtma gözlerimin önünde. Hemen karşımızdaki tepeye çıkardık. Kimseler görmeden gider gelirdik. Mirgün’ü aradım. O da anlattıklarımdan sonra çok merak ediyordu zaten uçurtmayı.

 “Sen Umut’un elini tutarsın, ben uçurtmayı taşırım, olur mu?”

“Olur”

Evin karşısındaki tepeye çıktık hep birlikte. Sabri Abi’nin öğrettiği gibi Sarı Gelin’i rüzgâra karşı tutup koşmaya başladım. İpini bıraktıkça yükseldi, yükseldi… Ense köküm gıdıklanmaya, kanatlarım hışır hışır uzamaya başladı. Gökyüzü büyüdükçe büyüdü. Dağlar ufalandı altımda.

“Ben de, ben de…” diyordu Mirgün. Yavaşça uzattım uçurtmanın ipini.

“Dikkat et, sıkı tut. Uçup gitmesin.”

Gözüme ileride ağaçların altında kırmızı bir şeyler çarptı o anda. Çiçeğe benziyor. Çiçek mi gerçekten? Ters lale olmasın? O kadar yüksekte değiliz ama kim bilir? Koparıp ablama götürsem nasıl da sevinir. Anlar Mecburiyet’te de çiçek yetiştiğini.

“Ağaçlara doğru bir kaç adım atmıştım ki,  arkamdan seslendi Umut.

“Abla bak ne buldum? Gel top oynayalım.”

Başımı çevirip bana uzattığı şeyi görür görmez üzerine atladım çocuğun. Elinden alıp yamaca doğru fırlattım. Gökyüzü patladı korkunç bir gürültüyle. Yer altımızdan akıp gitti.  Toprak, ağaç, kaya, kuş ne varsa üzerimize yağmaya başladı.  Sarı Gelin’i gördüm aralarında, ipini koparmış gidiyordu. Elimi uzatıp mavi kuyruğundan yakaladım, beni de çekmeye başladı peşi sıra. Kanatlarım açıldı.  Yükseldik, yükseldik… Sümbül’ün üzerine çıktık birlikte. Berçelan kıpkırmızı bir lale tarlasıymış meğer. Deniz o kadar da uzak değilmiş.

Bir mevsim sonra çıktım ancak hastaneden. Paramparça olan kemiklerim kaynamaya başlamış. Ama patlayan el bombası sağ elimi bileğimden itibaren götürmüş. Leyla abla, Umut’u alıp gitmiş. Üzerine düştüğümden çocuğun pek bir şeyi yokmuş. Bedirhan haber göndermiş yine babama.

“Ama metre metre zincir, sıra sıra bilezik yok artık” demiş. “Hem sıcak sudan soğuk suya sokacak eli de yok artık Berfin’in.  Bilezik takacak yeri de yok zaten.”

“Tamam.” dedim bu defa. “Bilezik falan istemiyorum ben. Evlenirim Bedirhan’la. Tek şartım var. Doğurduğum tüm çocuklar okula gidecek!”