Bir Trakyalı olarak, yıllardır başka bir şehirde, küçük bir köyde yaşıyorum. İnsan doğup büyüdüğü yerden uzaklaşınca, yanında sadece anılarını değil, farkında olmadan dilini, şivesini, hatta kelimelere yüklediği anlamları da götürdüğünü zamanla anlıyor.

Bir gün köyden Mehmet Amca ile karşı yamaçtaki, yıllar önce terk edilmiş eski bir köye gezmeye gittik. Köy dediğime bakmayın; artık geriye yıkık dökük duvarlar, çökmüş çatılar ve otların arasında kaybolmuş eski ev kalıntıları kalmıştı.

Mehmet Amca, o harabelerin arasında dolaşırken bana köyün eski hâlini anlatmaya başladı. “Şurası falancanın eviydi, burası bahçeydi, şu tarafta ahır vardı,” diye tek tek gösteriyordu. Ben de onun anlattıklarıyla, taş yığınlarının arasından geçmişin izlerini seçmeye çalışıyordum. O anlattıkça, yıkılmış duvarların arasında eski köyün hayatı canlanıyordu gözümde; çocuk sesleri, ocak başında konuşan kadınlar, avlularda bir zamanlar eksik olmayan gündelik telaş…

Sonra eski evlerinin önüne geldik. Mehmet Amca bir süre hiç konuşmadı. Gözleri duvar kalıntılarının üzerinde dolaştı. Sanki o taşların arasında, yıllar önce yaşanmış günleri görüyordu. Sesi hafifçe yumuşadı.

“Burası bahçeydi, şurası ahırdı.”

Evin önündeki boşluğu gösterirken bir an duraksadı.

“Burası da hayattı,” dedi.

Hafifçe gülümsedim içimden. “Ayat” demek istediğini hemen anlamıştım. Çünkü bizim Trakya’da onun adı “ayat”tı. Hani evlerin önündeki o açık, yarı kapalı alan var ya; biz ona hep “ayat” derdik.

Mehmet Amca’nın “hayat” demesine biraz şaşırmıştım. Yanlış biliyor herhâlde, diye geçirdim içimden. Sonra da bir şey dememeye karar verdim. Ne diyecektim ki? “Mehmet Amca, onun doğrusu ayat,” mı diyecektim? Sustum.

Eve geldiğimde olanları eşime gülerek anlattım.

“Bugün Mehmet Amca eski köyü anlatırken evin önündeki ayata ‘hayat’ dedi; adamcağız yanlış biliyor herhâlde,” dedim.

Eşim bir süre yüzüme baktı. Bakışında hem şaşkınlık hem de ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışan bir ifade vardı.

“Onun doğrusu zaten hayat,” dedi.

Bir an durdum. Sanki kelimeyi ilk defa duyuyormuşum gibi içimden tekrar ettim: Hayat.

“Nasıl yani?” dedim. “Biz yıllardır ayat diyoruz.”

Eşim gülümsedi.

“Neden acaba?”

Kırk yaşından sonra insanın böyle bir şeyle yüzleşmesi tuhaf oluyor. Olacak gibi değildi. Yıllarca doğru bildiğim bir kelime, bir anda yerinden oynamıştı.

Zaman içinde bu hikâyeyi Trakya’da birkaç kişiye anlattım. Aynı şaşkınlığı onların yüzünde de gördüm. Bazıları gerçekten ilk defa duyuyordu. Bazıları ise belli etmemeye çalışıyordu. Sanki başından beri doğrusunu biliyormuş da sadece o an şaşırmış gibi davranıyorlardı.

Ama ben anlıyordum.

Çünkü biz Trakyalılar bazı harfleri, özellikle de “h” harfini, konuşurken pek aramıza almayız. “Hayat” da bizim oralarda yıllar içinde “ayat” olup çıkmış.

Bizim “ayat” dediğimiz şey, meğer gerçekten “hayat”mış. Evlerin önündeki o yerin adı boşuna böyle değildi. Çünkü eskiden hayat, biraz da orada yaşanırdı.